Hayallerimiz, bugün gerçekleşen şeyler ve geçmişte yaşadığımız olaylar… Bütün bunların arasında, hayatın bize ne getirdiğine ya da gelecekte ne getireceğine dair beklentilerimizi ne kadar kesinleştirebildik? İnandığımız şeylerin peşinden gidebildik mi? İstediklerimiz uğruna gerçekten bir şeyler yaptık mı, yoksa bazen yalnızca hayatın bizi götürdüğü yere mi vardık?
Belki de asıl soru, hayattan ne beklediğimizden önce, hayatın içinde ne kadar kendimiz olabildiğimizdir.
Bu hayatta sahip olduğumuzu düşündüğümüz maddi ve manevi şeyler, gerçekten bütünüyle bize mi ait? İçinde bulunduğumuz kişilik, yaşamak istediğimiz hayat ve yöneldiğimiz hedefler, yalnızca kendi isteklerimizin bir sonucu mu? Yoksa hayatın karşımıza çıkardığı insanlar, yaşadığımız olaylar, dış etkenler ve zaman içerisinde bilinçli ya da bilinçsiz biçimde içselleştirdiğimiz düşünceler de bizi şekillendiriyor mu?
Bazen bir insanın nasıl biri olduğuna, kendisini tanımaya fırsat bulamadan karar verilir. Sen anlayışlısın, sen yardımseversin, sen güvenilirsin, sen her zaman destek olursun…
Peki, bir süre sonra bu özelliklerimizi gerçekten kendimizde bulduğumuz için mi sergiliyoruz, yoksa çevremizdeki insanlar bizi böyle tanıdığı ve bizden böyle davranmamızı beklediği için mi?
Bir insanın güvenilir olması elbette kıymetlidir. Başkasına destek olabilmesi, anlayış gösterebilmesi de öyle. Ancak bütün bunların arasında kendimize sormamız gereken bir şey var: Ben gerçekten böyle olduğum için mi böyle davranıyorum, yoksa artık başka türlü davranmaya hakkım olmadığını mı düşünüyorum?
Çünkü bazen insan, kendisine atfedilen özellikleri zamanla kendi kimliği hâline getirir. Her koşulda anlayışlı olması gerektiğine inanır. Kırıldığında bile anlayış gösterir. Yorulduğunda bile destek olur. İçinden gelmediğinde bile karşısındaki insanı hayal kırıklığına uğratmamak için çabalar.
Bir noktadan sonra kendi duygularıyla değil, kendisinden beklenen davranışlarla hareket etmeye başlar.
Ve belki de fark etmeden, kendisi olmaktan çok, başkalarının gözünde olduğu kişiyi korumaya çalışır.
Peki, bir başkasının bizde gördüğü kişilikle bizim içimizde yaşadığımız insan aynı değilse ne olur?
İçimizden gelen tepkileri değil de dışarıdan beklenen tepkileri vermeye başladığımızda, kendimize ne kadar yakın kalabiliriz?
Gönülden yorulduğumuz, üzüldüğümüz ya da kırıldığımız bir durumda, sırf başka bir insan mutlu olsun diye kendi duygularımızı geri plana atmak ne anlama gelir? Onun mutluluğuna mutluluk katmak için kendi kırgınlığımızı görünmez kılmak, gerçekten bizim seçtiğimiz bir davranış mıdır, yoksa zaman içerisinde öğrendiğimiz bir rol müdür?
Burada başka bir insanın mutluluğuyla mutlu olmaktan söz etmiyorum. Birinin iyi olmasının bize de iyi gelmesi, sevdiğimiz bir insanın mutluluğunu paylaşmak başka bir şeydir. Benim sorguladığım, başka bir insanın yaptığı ya da içinde bulunduğu bir durumun benim hayatımı etkilediği noktada, kendi duygularımı ve ihtiyaçlarımı ne kadar gözetebildiğim.
Çünkü bazen bir başkasının seçimi bizim hayatımızda kırıcı bir yere sahip olabilir. Bizi etkileyen, üzen ya da duygusal olarak zorlayan bir olayın karşısında sessiz kalabiliriz. Fakat bu sessizlik her zaman kabulleniş anlamına mı gelir? Bazen kendimizi korumak için mi susarız, bazen de karşımızdaki insanın tepkisinden çekindiğimiz için mi?
Belki de tepkisizliğimiz, kendimizi korumak için geliştirdiğimiz bir savunma mekanizmasıdır. Belki de yıllar içerisinde öğrendiğimiz, sorun çıkarmamanın ve anlaşmazlık yaratmamanın bizi güvende tutacağına dair bir inancın sonucudur.
Öyleyse verdiğimiz her tepkinin, hatta vermediğimiz tepkilerin bile nereden geldiğini sorgulamak gerekir.
Kendimizi ifade etmekle kendimizi savunmak arasındaki farkı ne zaman kaybettik?
Bir insanın kendisini savunması neden bazen bir suçluluk göstergesi olarak algılanır? Neden bir soru sorulduğunda, o sorunun cevabını vermek yerine kendimizi açıklamak zorunda hissettiğimiz bir noktaya geliriz? Ve neden bazı insanlar için bir şeyi paylaşmak, hesap vermekle aynı anlama gelirken bazıları için paylaşmak, bir ilişki kurmanın en doğal yollarından biridir?
Peki, bir insanın başka bir insanla kurduğu ilişkide kendisini ifade etmesi ne anlama gelir?
Bazen aynı davranış, iki farklı insan için birbirinden çok farklı anlamlar taşıyabilir. Çünkü hepimiz hayata kendi deneyimlerimizden, öğrendiklerimizden ve zaman içerisinde geliştirdiğimiz düşüncelerden bakarız.
Birimiz için paylaşmak yakınlaşmak anlamına gelirken bir başkası için kişisel alanın daralması gibi algılanabilir. Birimiz bir soruda merak ve ilgi görürken diğerimiz aynı soruyu farklı bir anlamda değerlendirebilir.
Belki de burada önemli olan, kimin haklı olduğundan önce, birbirimizin dünyasını ne kadar anlayabildiğimizdir.
Çünkü bir insanın bir davranışa yüklediği anlam, her zaman o davranışın kendisiyle sınırlı değildir. Bazen geçmişten gelen deneyimlerimiz, bazen alışkanlıklarımız, bazen de kendimizi korumak için geliştirdiğimiz düşünceler, bugün kurduğumuz ilişkileri şekillendirir.
Ben, bazı şeylerin paylaşmakla ilgili olduğuna inanıyorum.
Günlük hayatımızı, düşüncelerimizi, heyecanlarımızı ve hayallerimizi paylaşmak… Bir şey yaşadığımızda onu anlatmak, bir karar aldığımızda heyecanımızı paylaşabilmek, hayatın içinden geçenleri bir başkasına açabilmek…
Bütün bunları bir zorunluluk olarak değil, aramızdaki bağı besleyen doğal bir yakınlık biçimi olarak görüyorum.
Çünkü paylaşmak, yalnızca karşımızdaki insanın bizi tanımasını sağlamaz; bazen kendimizi daha iyi anlamamıza da yardımcı olur. Bir düşünceyi anlatırken onu yeniden keşfeder, bir duyguyu paylaşırken ona başka bir açıdan bakabiliriz.
Belki de önemli olan, birbirimizin hayatında ne kadar yer kapladığımızdan çok, birbirimize ne kadar alan açabildiğimizdir. Hem kendimiz olabildiğimiz hem de başka bir insanla bağ kurabildiğimiz bir alan…
Zira yakınlık, insanın kendi sınırlarından vazgeçmesi demek değildir. Tıpkı özgür olmakla bir başkasına uzak durmanın aynı şey olmadığı gibi.
Belki de birbirimizi anlamaya çalışmak, tam olarak bu iki uç arasında bir denge kurabilmekle ilgilidir. Kendi dünyamızı korurken bir başkasının dünyasına da merakla yaklaşabilmek; farklı düşündüğümüzde bile kendimizi ifade etmekten ve anlamaya çalışmaktan vazgeçmemek.
Çünkü bazen bir ilişkiyi geliştiren şey, aynı düşüncede buluşmak değil, farklılıklarımızın içinde birbirimize yer açabilmektir.
Belki de bütün bu soruların tek bir cevabı yoktur. Çünkü her insan, kendi geçmişinden getirdiği anlamlarla yaşar. Her birimiz farklı şeylerden etkilenir, farklı şeylerden korkar ve farklı yollarla kendimizi korumaya çalışırız.
Ancak geçmişimizden getirdiklerimizin bugünümüzü şekillendirmesi, onların hayatımızı sonsuza kadar yönetmesi gerektiği anlamına gelmez.
Bir zamanlar bizi koruyan bir davranış, bugün kendimizle ve başkalarıyla aramıza mesafe koyuyor olabilir. Bir zamanlar bizi kabul görmek için yönlendiren bir düşünce, bugün kendi isteklerimizi duymamızı engelliyor olabilir.
Belki de büyümek, yalnızca yeni şeyler öğrenmek değil; bugüne kadar doğru kabul ettiğimiz şeylerin hangilerinin gerçekten bize ait olduğunu sorgulayabilmektir.
Kendimizi geliştirmek, her zaman daha güçlü, daha anlayışlı, daha sabırlı ya da daha güvenilir birine dönüşmek değildir. Bazen kendi sınırlarımızı tanımak, bazen kırıldığımızı söyleyebilmek, bazen de sırf başkaları bizden bekliyor diye bir davranışı sürdürmek zorunda olmadığımızı fark etmektir.
Bazen kendimizi ifade etmek, anlaşılacağımızın garantisi olmadan konuşabilmektir. Bazen de anlaşamadığımız bir noktada, karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışmadan kendi düşüncemizi ortaya koyabilmektir.
Çünkü anlaşmak, her konuda aynı düşünmek değildir. Anlaşamadığımız yerde bile birbirimizi anlamaya çalışabilmek, farklılıklarımızın varlığına rağmen bağ kurabilmek ve kendimizi anlatmaktan vazgeçmemektir.
Belki de hayatta var olmanın anlamı, tam olarak burada başlıyor.
Hayatın bize sunduklarını kabul etmekle kendi seçimlerimizi yapabilmek arasında, başkalarının bizden bekledikleriyle içimizden gelenler arasında, kendimizi korumakla kendimizi açabilmek arasında bir denge kurmaya çalışıyoruz.
Ve bütün bu süreçte belki de en çok unuttuğumuz şey, kendi hayatımızın içinde kendimize de yer açmak.
Hayallerimiz, beklentilerimiz, kırgınlıklarımız, seçimlerimiz ve ilişkilerimiz… Bütün bunların arasında kendimize ne kadar ait kalabiliyoruz?
Başkalarının hayatımıza kattıklarıyla şekillenmek kaçınılmaz olabilir. Fakat onların bizi şekillendirmesine izin vermekle, bu şekillenmenin içinde kendimizi kaybetmek aynı şey değildir.
Belki de asıl mesele, hayatın bizi nereye götürdüğünden çok, o yolda ne kadar bilinçli yürüdüğümüzdür.
Çünkü yaşamak yalnızca hayatın içinde bulunmak değil; kendi varlığımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı ve seçimlerimizi ortaya koyabilmektir.
Bağ kurmak, paylaşmak, anlaşmak… Anlaşamadığımız noktalarda bile kendimizi ifade edebilme yeteneğimizi geliştirmek.
Kendimizi tanımak, başkalarını anlamaya çalışmak ve bütün bunların arasında kim olduğumuzu yeniden keşfetmek.
Belki de bu hayatta kendimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur:
Ben, gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa zaman içerisinde benden beklenen hayatı yaşamayı mı öğrendim?
Cevabımız ne olursa olsun, yolun da yolculuğun da eninde sonunda bizi kendimize çıkaracağını unutmamak dileğiyle…