Duygularını bastırmayı öğrenen insanlar, öfke anlarında tepkilerini yönetmeyi daha iyi biliyor gibi geliyor bana.
Duygularıyla yaşayan insanlarda ise bu durum çok ince bir çizgide ilerliyor.
Anlaşılmadığını hissettiği yerde; öfkenin getirdiği çaresizlik, umutsuzluk ve diğer tüm yoğun duyguların içinde zihni yönetmek zorlaşabiliyor. Çünkü zihin, olumsuzu büyütmeye çok meyilli.
İnsanı koruma içgüdüsüyle en kötü senaryoları üretip bizi ona hazırlamaya çalışıyor.
“En kötüsü olacak, hazır ol.” diyor.
Ve bazen bu düşünceler, duyguları daha da yoğunlaştırıyor.
Kriz anlarında farkındalığı yüksek tutabilmek; aslında duyguları anlayabilme yetisini de beraberinde getiriyor. Ama hepimiz her zaman o yüksek farkındalık seviyesine ulaşamayabiliyoruz.
Anın içinde tepkileri yönetmek bazen çok zor, hatta kimimiz için imkânsız olabiliyor.
Sonrasında ise kendimize kızıyor, kendimize öfkeleniyoruz.
Belki de en büyük yarayı tam orada açıyoruz.
Oysa tam da böyle anlarda, kendimizi affedebilmek…
Yaşananı, verdiğimiz tepkiyi ve altında yatan duyguyu anlayabilmek; dönüşümün başladığı yer olabilir.
Çünkü öfke tek başına var olan bir duygu değil.
Altında görülmemiş kırgınlıklar, sınır ihlalleri, bastırılmış hisler ve bazen de kendimize rağmen izin verdiğimiz şeyler var.
Sükûnet her zaman çözüm değildir.
Bazen insanın önce kendi içindeki sesi duyması gerekir.
Kendimizi tanımak bile çoğu zaman diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerde mümkün oluyor.
Çünkü aynalar her yerde.
Kendine bak.
İçinde olan şeyler, yaşadığın her şeyin küçük bir yansıması olabilir.
Belki de mesele öfkeyi tamamen susturmak değildir.
Onun bize ne anlatmaya çalıştığını duyabilmektir.
Çünkü insan bazen en çok bağırdığı yerde kırgındır.
Ve en çok öfkelendiği yerde, aslında görülmek istiyordur.
Belki de iyileşmek;
kendimizi yargılamadan, içimizde kopan şeyi anlayabildiğimiz anda başlıyordur.