Kendimiz Olarak mı Yaşıyoruz, Yoksa Bizden Bekleneni mi?

Hayallerimiz, bugün gerçekleşen şeyler ve geçmişte yaşadığımız olaylar… Bütün bunların arasında, hayatın bize ne getirdiğine ya da gelecekte ne getireceğine dair beklentilerimizi ne kadar kesinleştirebildik? İnandığımız şeylerin peşinden gidebildik mi? İstediklerimiz uğruna gerçekten bir şeyler yaptık mı, yoksa bazen yalnızca hayatın bizi götürdüğü yere mi vardık?

Belki de asıl soru, hayattan ne beklediğimizden önce, hayatın içinde ne kadar kendimiz olabildiğimizdir.

Bu hayatta sahip olduğumuzu düşündüğümüz maddi ve manevi şeyler, gerçekten bütünüyle bize mi ait? İçinde bulunduğumuz kişilik, yaşamak istediğimiz hayat ve yöneldiğimiz hedefler, yalnızca kendi isteklerimizin bir sonucu mu? Yoksa hayatın karşımıza çıkardığı insanlar, yaşadığımız olaylar, dış etkenler ve zaman içerisinde bilinçli ya da bilinçsiz biçimde içselleştirdiğimiz düşünceler de bizi şekillendiriyor mu?

Bazen bir insanın nasıl biri olduğuna, kendisini tanımaya fırsat bulamadan karar verilir. Sen anlayışlısın, sen yardımseversin, sen güvenilirsin, sen her zaman destek olursun…

Peki, bir süre sonra bu özelliklerimizi gerçekten kendimizde bulduğumuz için mi sergiliyoruz, yoksa çevremizdeki insanlar bizi böyle tanıdığı ve bizden böyle davranmamızı beklediği için mi?

Bir insanın güvenilir olması elbette kıymetlidir. Başkasına destek olabilmesi, anlayış gösterebilmesi de öyle. Ancak bütün bunların arasında kendimize sormamız gereken bir şey var: Ben gerçekten böyle olduğum için mi böyle davranıyorum, yoksa artık başka türlü davranmaya hakkım olmadığını mı düşünüyorum?

Çünkü bazen insan, kendisine atfedilen özellikleri zamanla kendi kimliği hâline getirir. Her koşulda anlayışlı olması gerektiğine inanır. Kırıldığında bile anlayış gösterir. Yorulduğunda bile destek olur. İçinden gelmediğinde bile karşısındaki insanı hayal kırıklığına uğratmamak için çabalar.

Bir noktadan sonra kendi duygularıyla değil, kendisinden beklenen davranışlarla hareket etmeye başlar.

Ve belki de fark etmeden, kendisi olmaktan çok, başkalarının gözünde olduğu kişiyi korumaya çalışır.

Peki, bir başkasının bizde gördüğü kişilikle bizim içimizde yaşadığımız insan aynı değilse ne olur?

İçimizden gelen tepkileri değil de dışarıdan beklenen tepkileri vermeye başladığımızda, kendimize ne kadar yakın kalabiliriz?

Gönülden yorulduğumuz, üzüldüğümüz ya da kırıldığımız bir durumda, sırf başka bir insan mutlu olsun diye kendi duygularımızı geri plana atmak ne anlama gelir? Onun mutluluğuna mutluluk katmak için kendi kırgınlığımızı görünmez kılmak, gerçekten bizim seçtiğimiz bir davranış mıdır, yoksa zaman içerisinde öğrendiğimiz bir rol müdür?

Burada başka bir insanın mutluluğuyla mutlu olmaktan söz etmiyorum. Birinin iyi olmasının bize de iyi gelmesi, sevdiğimiz bir insanın mutluluğunu paylaşmak başka bir şeydir. Benim sorguladığım, başka bir insanın yaptığı ya da içinde bulunduğu bir durumun benim hayatımı etkilediği noktada, kendi duygularımı ve ihtiyaçlarımı ne kadar gözetebildiğim.

Çünkü bazen bir başkasının seçimi bizim hayatımızda kırıcı bir yere sahip olabilir. Bizi etkileyen, üzen ya da duygusal olarak zorlayan bir olayın karşısında sessiz kalabiliriz. Fakat bu sessizlik her zaman kabulleniş anlamına mı gelir? Bazen kendimizi korumak için mi susarız, bazen de karşımızdaki insanın tepkisinden çekindiğimiz için mi?

Belki de tepkisizliğimiz, kendimizi korumak için geliştirdiğimiz bir savunma mekanizmasıdır. Belki de yıllar içerisinde öğrendiğimiz, sorun çıkarmamanın ve anlaşmazlık yaratmamanın bizi güvende tutacağına dair bir inancın sonucudur.

Öyleyse verdiğimiz her tepkinin, hatta vermediğimiz tepkilerin bile nereden geldiğini sorgulamak gerekir.

Kendimizi ifade etmekle kendimizi savunmak arasındaki farkı ne zaman kaybettik?

Bir insanın kendisini savunması neden bazen bir suçluluk göstergesi olarak algılanır? Neden bir soru sorulduğunda, o sorunun cevabını vermek yerine kendimizi açıklamak zorunda hissettiğimiz bir noktaya geliriz? Ve neden bazı insanlar için bir şeyi paylaşmak, hesap vermekle aynı anlama gelirken bazıları için paylaşmak, bir ilişki kurmanın en doğal yollarından biridir?

Peki, bir insanın başka bir insanla kurduğu ilişkide kendisini ifade etmesi ne anlama gelir?

Bazen aynı davranış, iki farklı insan için birbirinden çok farklı anlamlar taşıyabilir. Çünkü hepimiz hayata kendi deneyimlerimizden, öğrendiklerimizden ve zaman içerisinde geliştirdiğimiz düşüncelerden bakarız.

Birimiz için paylaşmak yakınlaşmak anlamına gelirken bir başkası için kişisel alanın daralması gibi algılanabilir. Birimiz bir soruda merak ve ilgi görürken diğerimiz aynı soruyu farklı bir anlamda değerlendirebilir.

Belki de burada önemli olan, kimin haklı olduğundan önce, birbirimizin dünyasını ne kadar anlayabildiğimizdir.

Çünkü bir insanın bir davranışa yüklediği anlam, her zaman o davranışın kendisiyle sınırlı değildir. Bazen geçmişten gelen deneyimlerimiz, bazen alışkanlıklarımız, bazen de kendimizi korumak için geliştirdiğimiz düşünceler, bugün kurduğumuz ilişkileri şekillendirir.

Ben, bazı şeylerin paylaşmakla ilgili olduğuna inanıyorum.

Günlük hayatımızı, düşüncelerimizi, heyecanlarımızı ve hayallerimizi paylaşmak… Bir şey yaşadığımızda onu anlatmak, bir karar aldığımızda heyecanımızı paylaşabilmek, hayatın içinden geçenleri bir başkasına açabilmek…

Bütün bunları bir zorunluluk olarak değil, aramızdaki bağı besleyen doğal bir yakınlık biçimi olarak görüyorum.

Çünkü paylaşmak, yalnızca karşımızdaki insanın bizi tanımasını sağlamaz; bazen kendimizi daha iyi anlamamıza da yardımcı olur. Bir düşünceyi anlatırken onu yeniden keşfeder, bir duyguyu paylaşırken ona başka bir açıdan bakabiliriz.

Belki de önemli olan, birbirimizin hayatında ne kadar yer kapladığımızdan çok, birbirimize ne kadar alan açabildiğimizdir. Hem kendimiz olabildiğimiz hem de başka bir insanla bağ kurabildiğimiz bir alan…

Zira yakınlık, insanın kendi sınırlarından vazgeçmesi demek değildir. Tıpkı özgür olmakla bir başkasına uzak durmanın aynı şey olmadığı gibi.

Belki de birbirimizi anlamaya çalışmak, tam olarak bu iki uç arasında bir denge kurabilmekle ilgilidir. Kendi dünyamızı korurken bir başkasının dünyasına da merakla yaklaşabilmek; farklı düşündüğümüzde bile kendimizi ifade etmekten ve anlamaya çalışmaktan vazgeçmemek.

Çünkü bazen bir ilişkiyi geliştiren şey, aynı düşüncede buluşmak değil, farklılıklarımızın içinde birbirimize yer açabilmektir.

Belki de bütün bu soruların tek bir cevabı yoktur. Çünkü her insan, kendi geçmişinden getirdiği anlamlarla yaşar. Her birimiz farklı şeylerden etkilenir, farklı şeylerden korkar ve farklı yollarla kendimizi korumaya çalışırız.

Ancak geçmişimizden getirdiklerimizin bugünümüzü şekillendirmesi, onların hayatımızı sonsuza kadar yönetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Bir zamanlar bizi koruyan bir davranış, bugün kendimizle ve başkalarıyla aramıza mesafe koyuyor olabilir. Bir zamanlar bizi kabul görmek için yönlendiren bir düşünce, bugün kendi isteklerimizi duymamızı engelliyor olabilir.

Belki de büyümek, yalnızca yeni şeyler öğrenmek değil; bugüne kadar doğru kabul ettiğimiz şeylerin hangilerinin gerçekten bize ait olduğunu sorgulayabilmektir.

Kendimizi geliştirmek, her zaman daha güçlü, daha anlayışlı, daha sabırlı ya da daha güvenilir birine dönüşmek değildir. Bazen kendi sınırlarımızı tanımak, bazen kırıldığımızı söyleyebilmek, bazen de sırf başkaları bizden bekliyor diye bir davranışı sürdürmek zorunda olmadığımızı fark etmektir.

Bazen kendimizi ifade etmek, anlaşılacağımızın garantisi olmadan konuşabilmektir. Bazen de anlaşamadığımız bir noktada, karşımızdaki insanı değiştirmeye çalışmadan kendi düşüncemizi ortaya koyabilmektir.

Çünkü anlaşmak, her konuda aynı düşünmek değildir. Anlaşamadığımız yerde bile birbirimizi anlamaya çalışabilmek, farklılıklarımızın varlığına rağmen bağ kurabilmek ve kendimizi anlatmaktan vazgeçmemektir.

Belki de hayatta var olmanın anlamı, tam olarak burada başlıyor.

Hayatın bize sunduklarını kabul etmekle kendi seçimlerimizi yapabilmek arasında, başkalarının bizden bekledikleriyle içimizden gelenler arasında, kendimizi korumakla kendimizi açabilmek arasında bir denge kurmaya çalışıyoruz.

Ve bütün bu süreçte belki de en çok unuttuğumuz şey, kendi hayatımızın içinde kendimize de yer açmak.

Hayallerimiz, beklentilerimiz, kırgınlıklarımız, seçimlerimiz ve ilişkilerimiz… Bütün bunların arasında kendimize ne kadar ait kalabiliyoruz?

Başkalarının hayatımıza kattıklarıyla şekillenmek kaçınılmaz olabilir. Fakat onların bizi şekillendirmesine izin vermekle, bu şekillenmenin içinde kendimizi kaybetmek aynı şey değildir.

Belki de asıl mesele, hayatın bizi nereye götürdüğünden çok, o yolda ne kadar bilinçli yürüdüğümüzdür.

Çünkü yaşamak yalnızca hayatın içinde bulunmak değil; kendi varlığımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı ve seçimlerimizi ortaya koyabilmektir.

Bağ kurmak, paylaşmak, anlaşmak… Anlaşamadığımız noktalarda bile kendimizi ifade edebilme yeteneğimizi geliştirmek.

Kendimizi tanımak, başkalarını anlamaya çalışmak ve bütün bunların arasında kim olduğumuzu yeniden keşfetmek.

Belki de bu hayatta kendimize sorabileceğimiz en önemli soru şudur:

Ben, gerçekten yaşamak istediğim hayatı mı yaşıyorum, yoksa zaman içerisinde benden beklenen hayatı yaşamayı mı öğrendim?

Cevabımız ne olursa olsun, yolun da yolculuğun da eninde sonunda bizi kendimize çıkaracağını unutmamak dileğiyle…

İhtimaller İçinde Yaşamak

İçinden çıkamadığımız bazı meseleler var. Bir yandan olumlu düşünmeye çalışarak hayaller kurarken diğer yandan olumsuz duygularla baş edemeyeceğimize inanıp kendimize hapishaneler yaratıyoruz.

Neden?

Eğer önümüzde iki ihtimal varsa; birinde mutlu olup keyif alabileceğimize inanırken diğerinde her şeyin ters gitme ihtimali varsa hangisini seçeriz ya da hangisini seçmeliyiz?

Peki, emin olmadığımız hâlde bir ihtimali seçmek kendimizi kandırmak mıdır? Yoksa “Eminim.” demek, bazen yalnızca kendimize söylediğimiz bir yalandan mı ibarettir?

Bu hayatta hiçbir şeyden emin olamayız. Özellikle de yaşanma ihtimali olan şeylerden.

Her birimiz çok farklı inanışlara sahibiz. Bazılarımız, hayatta her şeyin olumlu gideceğine inanarak bir yaşam sürmeye çalışırken diğerlerimiz, başımıza gelen ya da gelebilecek olumsuzlukları merkeze alarak yaşar.

Hayatta birçoğumuzun en büyük korkusu kaybetmektir: yaşamı, bir kişiyi, parayı, mülkü vesaire… Ne yazık ki gerçekte zaten hiçbirine sahip olmadığımızı unuttuğumuz bir zihne sahibiz.

Hal böyleyken, zihin dünyasında konuşacak olursak, insanın kaybetme korkusu ne kadar büyükse bu dünyada yaşamak adına sahip olmak istedikleri azalmaya başlar. Çünkü insan, kaybetmemek uğruna sahip çıkmamayı seçebilir. Böylece kaybetme ihtimalini azaltmaya çalışırken yaşamaktan vazgeçtiği şeylerin farkına bile varmayabilir.

Ne yazık ki insan, ne kadar kabul etmese de bir gün mutlaka bir kayıp yaşayacaktır. Bazı keşkeler ve pişmanlıklar, kaybetmekten daha ağır duygular yaşatabilir.

Her birimiz bu dünyada farklı şeyler deneyimlemek üzereyiz. Nefes aldığımız süre zarfında mutlak kayıplarımız ve mutlak kazançlarımız olacaktır.

Bu noktada, hayatın gerçekliğini ve yaşanabilecek tüm duyguları kabul ederek yaşamalıyız. Önümüzdeki yıllarda bizi mutlu edeceğine inandığımız şeylere sarılmak için kendimize duyduğumuz inancı sağlam tutmalıyız.

Elbette gün gelecek ve yalnız göçeceğiz. Belki de geldiğimiz yeri hatırlama umuduyla, şu an içinde bulunduğumuz dünyanın mutluluklarına ve sevinçlerine canıgönülden sarılmalıyız.

İhtimaller içinde en sevgi dolu ve kendimiz olabileceğimiz hâllerimizde yaşayabilmek dileğiyle.

Korku, Cesaret ve Teslimiyet

Korkularımız, hayatta istediğimiz, hayalini kurduğumuz ve hatta bizi heyecanlandıran şeylerin önüne geçmeye başladığında, kendimize koyduğumuz sınırlar daha keskin ve daha yorucu olmaya başlar.

Korkular bilinmezlikten ya da zihnimizin olumsuz ihtimalleri daha hızlı ve daha gerçekçi bulmasından kaynaklanır. İnsan en çok bilinmezlikten korkar. Bilinmezlik ise zihnimizde her daim bir sebep arar. Zihin, bilinmeyeni çoğu zaman en kötü ihtimal üzerinden tamamlar.

Cesaret, korkuyla bağlantılıdır.

Bazı insanlar korktukları şeyin sonuçlarını, ne olursa olsun, görmek ister. Kalp kırıklığı, hüzün, hatta belki öfke gibi duyguların yaşanması ihtimaliyle; her şeyin hayal bile edemeyecekleri kadar güzel olma ihtimali arasında bir seçim yapabilirler.

Cesareti olmayanların ise seçim şansı yoktur.

Onlar, her daim olabilecek her şeyin sonucunda olumsuz duygularla baş etmek zorunda kalacaklarına inanırlar. Hatta bazılarımız yalnızca kendi duygularımızla değil, diğer insanların duygularıyla da baş etmek zorunda olduğumuza inanır. İnanmakla kalmayıp onların duygularını yaşayanlarımız bile var.

İnsanlık ne garip.

Dünyevi hayatın içinde henüz kendi istek ve arzularımızın ötesinde, kendi duygularımızı bile tam olarak anlayamamışken; bizden bağımsız hayat süren insanların duygularını da benimsiyoruz.

Yakınlığın veya bağın ne kadar yoğun ve sıkı olduğunun çok önemi var diyebiliriz. Ve aslında bir o kadar da önemi yok, biliriz.

Yaşadığımız ya da yaşamak istediğimiz hayatın seçimini kendimiz yapamıyorken, bir başkasının avuçlarına bırakmak nasıl hissettirir?

Kolay mı?

Kendini teslim etmek gibi mi?

Neye, kime?

Ve neden?

Teslimiyet, tevekkül değil midir?

Kendin için elinden geleni yaparsın. Sonra gerçekten senin için doğru ve iyi olanın başına geleceğine kalpten inanırsın.

Eğer hayalin gerçek olmazsa, belki de en doğrusu olmuştur.

Yaşamda olan her şey birbiriyle bağlantılıdır ve olması gerektiği gibi yaşanacaktır.

Eğer diretiyorsan…

Hazır ol.

Sınavın seni zorlayacaktır.

Gölge

Zamanın diğer anlamı “deneyim” olmalıydı.
Zaman geçer. Yaşamın içinde her insanın var olabildiği bir gelişim yaşanır. Kimisi bunun farkına varır, kimisi yalnızca dalgasına kapılır ve bir kayanın üzerinde öylece kalır.
Herkes birer midye. Çoğu insan tadından hoşlanır, kimisi varlığından keyif alır; ama çok azı kabuğundaki rengin doğasına kaptırır kendini.
Düşünmek gerekir. Aslında ne kadar düşünmemek gerekirse…
Bulunduğun yerde, bulunduğun şeye anlam yüklersin. Oysa aynı şeyin birçok anlamı vardır.
“Seni seviyorum.” demeye çalıştığın cümlenin içinde, bir başkası için “Seni neden sevmeliyim?” cümlesi saklıdır. İşte tam olarak hayat budur. Ne anlatmak istediğinle ne anlaşılmak istendiği arasında yaşanan uyumsuzluğun ruhuna yansıttığı gölge.
Gölge… Güneşin tepemizde olduğu anda yok olan ama bir açı kazandığında boyumuzun ölçüsünü bize gösteren bir illüzyonun parçası.
Sevginin kalbimizdeki gerçekliği kadar; dünyada var olan her insanın kendi çağında “var” olmayı istemesi de gerçektir. Gerçek olmasını istediği kadar bir illüzyondur. Varlık dünyasında yokluk kadar gerçektir. Sevmek kadar sevilmek…
“Sevilmek” dediğin, kendine verdiğin değerdir. “Değer” dediğin ise hislerinin yolunda yürüyen her varlık, her enerjidir.
Enerjiysek biziz. Biz birer usta. Biz evren. Biz birer öğrenci. Biz birer kimseyiz.
Buradayım ve buradasınız.
Siz kimsiniz? Ben kimim?
Biz biriz. Ve hiçbirimiz, birbirimizden bambaşka hisler taşımıyoruz. Siz ne yaşıyorsanız, ben de aynısını yaşıyorum.

Geçmiş Nerede Biter?

Şarkılar, kokular, rüyalar, bulunduğumuz yerler, dekorlar, fotoğraflar… Tümü ve daha birçoğu bize hatırlamayı sunar. Yaşanmışlığı, hayalleri hatırlatan yegâne durumlardır. Bir yere gidersin; bir yaşanmışlık… Bir koku duyarsın; bir yaşanmışlık… Bir rüya görürsün; bir hayal… Bir fotoğraf görürsün; bir yaşanmışlık.
Hatıra nasıl bir şey? Hatırlamak nasıl hissettirir? Yüzünde bir gülümsemeyle mi karşılarsın, yoksa içten içe bir “ah” mı çekersin?
Kaç yıl oldu? Kaç yıl geçti? Kaç anı birikti? Kaçına yalnızca hatır diyebilir, kaçına geride bıraktıkları yüzünden hatıra diyebilirsin? Belki de hatır, yalnızca zihinde kalan bir izdir; hatıra ise kalbin hâlâ vazgeçemediği.
İsteyerek mi, istemeyerek mi saklıyorsun tüm bunları anılarında? İstesen de istemesen de tümü sana ait bir yaşanmışlık. O anı yaşarken bir parçan olduğuna inandığın şeylerin, şimdilerde yalnızca bir iz olduğunu; silinip bir gün unutulacağını düşünebilir misin?
Ne kadar uzak geliyor geçmiş? Geçmiş dediğimiz şeyi zihnimizde şu an hâlâ yaşayabiliyorsak gerçekten geçmiş midir? Geçmesini beklediğimiz şeylerin gerçekten geçeceğine inanıyor muyuz? Geçsin istiyor muyuz? Bugün yaşamımıza o anlardan herhangi birini sürüklemek ister miydik? Peki sürüklesek, o anda olduğu kadar güzel ve çekici olur muydu? Değişimin her an devam ettiğini ve artık neyi istemediğimizi bildiğimizi düşünürsek, gerçekten ister miydik?
O duygu çok güzel, biliyorum. Yeniden yaşamayı çok isterdik. Peki aynı anı yeniden yaşarken, şu an aynı duyguyu hissedebilir miyiz? Daha mı umutluyuz, yoksa daha mı umutsuz; bilemiyorum. Yalnızca umut etmenin, insanı her zaman yaşamaya meylettirdiğine inanıyorum.
Çok üşüdüğümüz anlarda sıcağı hayal edip, her dakika ona biraz daha yaklaştığımızı düşünerek içimizi sıcak tutmaya çabalarız.
Belki de geçmişi değiştiremeyiz. Belki hiçbir anı yeniden yaşayamayacağız. Ama her yeni gün, henüz hatıraya dönüşmemiş yeni anlar bırakıyor önümüze. Bugünün de bir gün geçmiş olacağını bilerek yaşamak, belki de yaşamın en kıymetli hatırlatmasıdır.
Her zaman bir umut olacak. Çıkmaz sokak diye düşündüğümüz yolların bize öğrettiklerini hayatımıza katarak, karşılaştığımız çiçeklerin benzersiz kokularıyla yolumuzu kendimiz açacağız. Görünmezi görür, yaşanmamışı yaşanır yapacağız.

Ne Uğruna?

İnsan kendi sınırlarını aşmak konusunda ne kadar da başarılıdır. Peki ya ne için?

Bazı cesaretler yadsınamayacak kadar güzeldir aslında. Kendin için sınırlarının dışına çıkmak, hayallerini gerçekleştirmek, belki bir ülke gezmek, belki bir hobi edinmek ve belki de “Asla yapamam.” diyerek ertelediğin hedeflerin için, küçük bile olsa bir adım atmak…

Peki ya başkaları için?

Mesela çok sevdiğimiz insanların talepleri ya da onları kaybetmemek uğruna kendi sınırlarımızı parçalarcasına çiğneyip geçişlerimiz… Bunlar da bir cesaret örneği midir, yoksa korkaklık mı?

İnsan ne zaman, nelerden vazgeçiyor ya da vazgeçmelidir?

Bilmek, anlamak, görmek, duymak ya da hissetmek; gitmek istediğimiz yolu bulanıklaştırıyorsa ne işe yarar?

Önümüzde iki yol varsa ve biri karanlık, diğeri ise aydınlıksa hangisini tercih ederiz? Tabii ki bu yolların sonunun nereye çıkacağını hiçbir şekilde bilmiyor olacağız. Karanlığa dalıp sonunda ışık olacak umuduyla büyük bir cesaret göstermek mi, yoksa aydınlıkla başlayıp yine aydınlıkla son bulacağını umduğumuz bir yolda yürümek mi?

Seçim…

Asıl mesele seçimlerimiz. Ne için, nelere fedakârlık edebileceğimiz değil midir?

Kendimize haksızlık etmeden, yaşadığımızı unutmadan, değerimizi bilip değer katmaya devam ederek yaşamayacaksak buna yaşamak denir mi?

Hatırlamak, hatırlatmak, hatırlanacak deneyimler biriktirmek, dolu dolu yaşamak; bomboş anlarımızda bile kalbimizin dolu olduğunu bilerek var olmak, varlığımızın bir yer kapladığını ve birileri tarafından önemsendiğini bilmek… Ne güzel bir duygu değil mi?

İnsan önce kendi varlığının dünyadaki önemini fark etmeli. Etmeli ki yaşamaya ve nefes almaya değer şeyler yapabilmeli.

Kendimizi görmediğimiz sürece kimse tarafından görünür olmayı beklememek en önemli şeylerden biridir.

Söylenmek, şikâyet etmek; alışıldık ve doğal algılanan basit tepkiler arasında yer alıyor. Ve bu durumların içerisinde bir şekilde var olmayı seçiyorsak, bu şikâyet okları önce bizi, daha sonra da çevremizdeki insanları vuruyor.

Duyguları ifade etmekle devamlı şikâyet etmek maalesef aynı etkiyi yaratmaz ve beklenen tepkiyi de sağlamaz. Önce duygularımızı anlamakla başlayalım. Bu duyguların dönüştüğü tepkiler can yakmadan önce onları anlamak, birçok şeyin yıpranmadan ilerlemesine yardımcı olacak en güzel araçtır.

Sevgi, doğanın ve hayatın en saf duygusudur. Bu duyguya erişene kadar birçok duygudan geçmek gerekir. Her duygu iyi hissettirmez. Fakat onları deneyimlemeden de sevgi anlaşılmaz.

Tam da bu noktada, yaşadığımız duygu durumları içerisinde önce kendimize verdiğimiz tepkileri, sonrasında da çevremize yansıyanları gözlemlemek önemlidir. Kimi ya da kendimizi ne uğruna kırdığımızı bilmenin temeli, duygularımızı anlayabilmekten geçer.

Sevgiye ulaşmak belki bu hayatta çok kolay gelmeyebilir. Fakat ona ulaşmak için çabalamak, başlı başına bir umut kaynağıdır.

Her şey sevgiden geçer, her şey sevgiden gelir ve her şey gerçek sevgiyle ilgilidir.

Doğum Sancısı

Son zamanlarda “Ben kimim?” sorusuyla yaşıyorum.

Hayatımın farklı dönemlerinde de bu soruyla karşılaştığım oldu. Büyük sancılar çektiğim, yeniden doğduğum, kendimi baştan yarattığım zamanlar yaşadım. Ama bu seferki başka. Bu sancı bir yerden tanıdık geliyor. Sonucunu görebiliyorum, hissedebiliyorum. Fakat bu kez sadece bugünün sancısını değil, geçmişte çektiğim sancıların içindeki duyguları da görebiliyorum.

O zamanlardan farklı olarak hayatımda ne dönüşecek, henüz bilmiyorum. Ama yeni bir şeyin geldiğini hissediyorum. Muhtemelen benim için çok güzel bir şey olacak.

Bu yüzden, o ışığı görene kadar karanlıkta kalmam gerekiyor.

Çünkü karanlık huzur verir.

Karanlık seni sana hatırlatır.

Karanlık, özüne yaklaşmana ve ışığı görebilmene sebep olur.

O zamana kadar hissettiğin olumsuz duyguları, zihninin seni korumak, seni tetikte tutmak için önüne getirdiği bütün korkuları anlayarak, görerek, bilerek kabul etmen gerekiyor.

Sakinlikle karşılaman gerekiyor.

Bazen hırçınlaşacaksın.

Bazen hiçbir şey görmek istemeyeceksin.

Bazen öfkenin içinde kendinden kopup tamamen zihnine bürüneceksin.

Öfke patlamaları yaşayacaksın.

Hiç düşünmeden ağzından çıkan kelimeler, bir gün seni bile incitecek.

Ama karanlık tamamen seni sardığında, dışarıdaki bütün sesler sustuğunda, kendi iç sesini duymaya başladığında…

O derin sessizliğin içinde yeniden doğmaya başlayacaksın.

Ve o ışık gözlerini almaya başladığında…

Sıfırdan başlayacaksın.

Çünkü şimdiye kadar geldiğin nokta seni bir son noktaya değil, sıfır noktasına getiriyor.

Ve bu bir gerilemek değil.

Bu, yükselmek demek.

Bu, yeniden başlamak demek.

Bu, kendine geri dönmek demek.

Sessizliğin İçinde Ne Var?

İnsan Sessizliğinden Kaçabilir mi?

Çoğu insan kafasının içinde durmadan konuşan sesten kaçmak ister. Onu durdurmak, ondan kurtulmak ister. Peki o sesin neden bu kadar çok konuştuğunu merak eden oldu mu hiç? Neden zamanla yönetilemez bir karmaşaya dönüştüğünü?

En son gerçekten ne zaman sessiz kaldın?

Hayatımız karmaşık. Ne istediğimizi bilmiyoruz. En önemlisi de seçenek çok. Seçenek çoksa ihtimal de çok. Bu kadar ihtimalin arasında neyin gerçekten bize ait olduğunu seçmekte zorlanıyoruz. Sahip olmadıklarımızın peşinden koşarken, aslında ne aradığımızı unutuyoruz.

Tek ihtiyacımızın kendimizi tanımak olduğunu ise fark edemiyoruz.

İnsan, kafasının içinde durmadan konuşan ve onu ihtimaller denizinde boğulmaya sürükleyen sese değil de içindeki sessizliğe kulak vermeye başladığında kendisiyle tanışır. Hani bazen “Ben bunun olacağını biliyordum.” diye kurduğumuz cümlenin arkasında yatan o narin sese…

Çoğu zaman bize öyle derinden seslenir ki, zihnimizin bağrışları arasında onu duymak mümkün olmaz. Bazen bir his gibi gelir. Hızlıca gelip geçen ılık bir esinti gibi huzur bırakır ardından. Fakat çoğu zaman ya duymayız ya da görmezden geliriz.

Gelelim sessizlikten kaçma konusuna…

İnsan sessizliğin içinde bir kez bütünüyle bulunabildiğinde ve en derindeki o narin sesi bir kez olsun can kulağıyla dinleyebildiğinde, tüm dünya değişmeye başlar.

Hayatta büyük bir sessizlik oluşur. Dünyevi telaşların içinden sıyrılırsın. İçeride bir şeyler harekete geçmeyi bekliyordur; fakat sen bu gücü nasıl kullanacağını henüz bilmiyorsundur.

Kime anlatabilirsin?

Kimden bunu anlamasını bekleyebilirsin?

İnsan olmak çok basit bir şeyken, bir o kadar da zor. Bilinç, duygular, beden, farkındalık, zihin ve düşünceler…

Tüm bunları yönetebilmek bir eser yaratmak gibi değil mi?

Her birini dengede tutabilmek için ne kadar büyük bir çaba gerekiyor.

Belki de sadece teslimiyete ihtiyacımız vardır.

Belki de cevap bu kadar basittir.

En zoru da zihnin odaları içerisinde kendini bulmaya çalışmaktır. Kendini orada bulamayacağını bildiğin hâlde binlerce odaya girip çıkar insan. Bir kapıyı açtıkça karşısına bir başkası çıkar.

Tozlu raflar…

Bilinmezliğin içinde karanlığa doğru uzanan düşünce labirentleri…

Ne tuhaf değil mi?

Zihin, hiç yaşanmamış bir olayı ya da hiç yaşamadığın bir durumu sana öyle kolaylıkla yaşatır ki, onu gerçekten olmuş gibi hissedebilirsin. Seni hüzünlendirebilir, korkutabilir, umutlandırabilir.

Gerçekte yaşanmamış, hatta belki de hiç yaşanmayacak bir şey için gözyaşı bile dökebilirsin.

İnsanın en zor sınavı sanırım kendisiyle olan sınavı.

Bir bulmaca gibi…

Ve belki de en zor soru, zihnin gürültüsü içinde doğru sesi duyup duyamayacağındır.

Fedakârlık Mı? Kendini kurban etmek mi?

Bayramlar bana bazen sadece kutlamaları değil, bazı kavramları da düşündürüyor.
Bugün Kurban Bayramı. Ve ben bugün biraz “kurban olmak” üzerine düşündüm.

Hayatımız boyunca ne için, kim için, ne kadar kendimizden vazgeçiyoruz?

Bazen çok sevdiğimiz insanlar için fark etmeden kendimizi bir kurban pozisyonuna sokabiliyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman “sevgi”, “fedakârlık”, “anlayış” ya da “birlikte mutlu olmak” adı altında yapıyoruz.
Kendi sınırlarımızı ihlal ediyor, kendi ihtiyaçlarımızı erteliyor, bazen hayallerimizden vazgeçiyoruz.

“Sen mutluysan ben de mutlu olurum.”
“Yeter ki huzur bozulmasın.”
“Nasıl istiyorsanız öyle olsun.”

Derken bir bakıyoruz ki kendi hayatımızın içinde kendimize ait alan giderek küçülmüş.

İşin en zor tarafı da şu:
Bunu yaparken çoğu zaman bir farkındalığımız olmuyor. Çünkü birçok şey gibi bu da öğrenilmiş bir davranış. Belki yetiştirilme tarzımızdan, belki aile yapımızdan, belki toplumdan, belki de sadece sevilme ihtiyacımızdan geliyor.

Çoğumuz sevgiyi; vermek, susmak, idare etmek ve katlanmak sanıyoruz.

Oysa sevilmek, kendinden vazgeçmek demek değil.

Bunu aslında biliyoruz. Ama yaşarken uygulamak her zaman kolay olmuyor. Korkular, yalnız kalma endişesi, kaybetme korkusu ya da kendimizi mecbur hissetmemiz… Bunların hepsi bizi bazen istemeden kurban rolüne taşıyabiliyor.

Ve ne yazık ki bazı insanlar, sürekli veren insanların sınırlarını fark etmek yerine onları kullanmaya alışabiliyor.
Çünkü hayatın dengesi bozulduğunda, veren taraf giderek tükenmeye başlıyor.

Oysa yaşam biraz denge meselesi.
Verdiğimiz kadar alabilmek, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri talep edebilmek ve aynı zamanda içimizden geldiği kadar verebilmek…

Belki sağlıklı olan tam da bu.

Hayatın aydınlık ve karanlık tarafı gibi.
Biz aydınlığımızı büyütürken karanlığımız da bizimle birlikte büyüyor aslında. Çünkü büyümek tek taraflı bir şey değil. Önemli olan hangi tarafı beslediğimiz, hangisini seçerek yaşadığımız.

Ve diliyorum ki bu bayramda ve bundan sonraki tüm zamanlarda;
kendimizi bir başkası için, bir ilişki için, bir düzen için ya da sadece sevilmek uğruna kurban etmeyelim.

Sevgi, insanın kendini yok etmesini değil;
kendisi olarak kalabilmesini de kapsasın.

ÖFKE

Duygularını bastırmayı öğrenen insanlar, öfke anlarında tepkilerini yönetmeyi daha iyi biliyor gibi geliyor bana.
Duygularıyla yaşayan insanlarda ise bu durum çok ince bir çizgide ilerliyor.

Anlaşılmadığını hissettiği yerde; öfkenin getirdiği çaresizlik, umutsuzluk ve diğer tüm yoğun duyguların içinde zihni yönetmek zorlaşabiliyor. Çünkü zihin, olumsuzu büyütmeye çok meyilli.
İnsanı koruma içgüdüsüyle en kötü senaryoları üretip bizi ona hazırlamaya çalışıyor.
“En kötüsü olacak, hazır ol.” diyor.

Ve bazen bu düşünceler, duyguları daha da yoğunlaştırıyor.

Kriz anlarında farkındalığı yüksek tutabilmek; aslında duyguları anlayabilme yetisini de beraberinde getiriyor. Ama hepimiz her zaman o yüksek farkındalık seviyesine ulaşamayabiliyoruz.
Anın içinde tepkileri yönetmek bazen çok zor, hatta kimimiz için imkânsız olabiliyor.

Sonrasında ise kendimize kızıyor, kendimize öfkeleniyoruz.
Belki de en büyük yarayı tam orada açıyoruz.

Oysa tam da böyle anlarda, kendimizi affedebilmek…
Yaşananı, verdiğimiz tepkiyi ve altında yatan duyguyu anlayabilmek; dönüşümün başladığı yer olabilir.

Çünkü öfke tek başına var olan bir duygu değil.
Altında görülmemiş kırgınlıklar, sınır ihlalleri, bastırılmış hisler ve bazen de kendimize rağmen izin verdiğimiz şeyler var.

Sükûnet her zaman çözüm değildir.
Bazen insanın önce kendi içindeki sesi duyması gerekir.

Kendimizi tanımak bile çoğu zaman diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerde mümkün oluyor.
Çünkü aynalar her yerde.

Kendine bak.
İçinde olan şeyler, yaşadığın her şeyin küçük bir yansıması olabilir.

Belki de mesele öfkeyi tamamen susturmak değildir.
Onun bize ne anlatmaya çalıştığını duyabilmektir.

Çünkü insan bazen en çok bağırdığı yerde kırgındır.
Ve en çok öfkelendiği yerde, aslında görülmek istiyordur.

Belki de iyileşmek;
kendimizi yargılamadan, içimizde kopan şeyi anlayabildiğimiz anda başlıyordur.