Gölge

Zamanın diğer anlamı “deneyim” olmalıydı.
Zaman geçer. Yaşamın içinde her insanın var olabildiği bir gelişim yaşanır. Kimisi bunun farkına varır, kimisi yalnızca dalgasına kapılır ve bir kayanın üzerinde öylece kalır.
Herkes birer midye. Çoğu insan tadından hoşlanır, kimisi varlığından keyif alır; ama çok azı kabuğundaki rengin doğasına kaptırır kendini.
Düşünmek gerekir. Aslında ne kadar düşünmemek gerekirse…
Bulunduğun yerde, bulunduğun şeye anlam yüklersin. Oysa aynı şeyin birçok anlamı vardır.
“Seni seviyorum.” demeye çalıştığın cümlenin içinde, bir başkası için “Seni neden sevmeliyim?” cümlesi saklıdır. İşte tam olarak hayat budur. Ne anlatmak istediğinle ne anlaşılmak istendiği arasında yaşanan uyumsuzluğun ruhuna yansıttığı gölge.
Gölge… Güneşin tepemizde olduğu anda yok olan ama bir açı kazandığında boyumuzun ölçüsünü bize gösteren bir illüzyonun parçası.
Sevginin kalbimizdeki gerçekliği kadar; dünyada var olan her insanın kendi çağında “var” olmayı istemesi de gerçektir. Gerçek olmasını istediği kadar bir illüzyondur. Varlık dünyasında yokluk kadar gerçektir. Sevmek kadar sevilmek…
“Sevilmek” dediğin, kendine verdiğin değerdir. “Değer” dediğin ise hislerinin yolunda yürüyen her varlık, her enerjidir.
Enerjiysek biziz. Biz birer usta. Biz evren. Biz birer öğrenci. Biz birer kimseyiz.
Buradayım ve buradasınız.
Siz kimsiniz? Ben kimim?
Biz biriz. Ve hiçbirimiz, birbirimizden bambaşka hisler taşımıyoruz. Siz ne yaşıyorsanız, ben de aynısını yaşıyorum.

Geçmiş Nerede Biter?

Şarkılar, kokular, rüyalar, bulunduğumuz yerler, dekorlar, fotoğraflar… Tümü ve daha birçoğu bize hatırlamayı sunar. Yaşanmışlığı, hayalleri hatırlatan yegâne durumlardır. Bir yere gidersin; bir yaşanmışlık… Bir koku duyarsın; bir yaşanmışlık… Bir rüya görürsün; bir hayal… Bir fotoğraf görürsün; bir yaşanmışlık.
Hatıra nasıl bir şey? Hatırlamak nasıl hissettirir? Yüzünde bir gülümsemeyle mi karşılarsın, yoksa içten içe bir “ah” mı çekersin?
Kaç yıl oldu? Kaç yıl geçti? Kaç anı birikti? Kaçına yalnızca hatır diyebilir, kaçına geride bıraktıkları yüzünden hatıra diyebilirsin? Belki de hatır, yalnızca zihinde kalan bir izdir; hatıra ise kalbin hâlâ vazgeçemediği.
İsteyerek mi, istemeyerek mi saklıyorsun tüm bunları anılarında? İstesen de istemesen de tümü sana ait bir yaşanmışlık. O anı yaşarken bir parçan olduğuna inandığın şeylerin, şimdilerde yalnızca bir iz olduğunu; silinip bir gün unutulacağını düşünebilir misin?
Ne kadar uzak geliyor geçmiş? Geçmiş dediğimiz şeyi zihnimizde şu an hâlâ yaşayabiliyorsak gerçekten geçmiş midir? Geçmesini beklediğimiz şeylerin gerçekten geçeceğine inanıyor muyuz? Geçsin istiyor muyuz? Bugün yaşamımıza o anlardan herhangi birini sürüklemek ister miydik? Peki sürüklesek, o anda olduğu kadar güzel ve çekici olur muydu? Değişimin her an devam ettiğini ve artık neyi istemediğimizi bildiğimizi düşünürsek, gerçekten ister miydik?
O duygu çok güzel, biliyorum. Yeniden yaşamayı çok isterdik. Peki aynı anı yeniden yaşarken, şu an aynı duyguyu hissedebilir miyiz? Daha mı umutluyuz, yoksa daha mı umutsuz; bilemiyorum. Yalnızca umut etmenin, insanı her zaman yaşamaya meylettirdiğine inanıyorum.
Çok üşüdüğümüz anlarda sıcağı hayal edip, her dakika ona biraz daha yaklaştığımızı düşünerek içimizi sıcak tutmaya çabalarız.
Belki de geçmişi değiştiremeyiz. Belki hiçbir anı yeniden yaşayamayacağız. Ama her yeni gün, henüz hatıraya dönüşmemiş yeni anlar bırakıyor önümüze. Bugünün de bir gün geçmiş olacağını bilerek yaşamak, belki de yaşamın en kıymetli hatırlatmasıdır.
Her zaman bir umut olacak. Çıkmaz sokak diye düşündüğümüz yolların bize öğrettiklerini hayatımıza katarak, karşılaştığımız çiçeklerin benzersiz kokularıyla yolumuzu kendimiz açacağız. Görünmezi görür, yaşanmamışı yaşanır yapacağız.

Ne Uğruna?

İnsan kendi sınırlarını aşmak konusunda ne kadar da başarılıdır. Peki ya ne için?

Bazı cesaretler yadsınamayacak kadar güzeldir aslında. Kendin için sınırlarının dışına çıkmak, hayallerini gerçekleştirmek, belki bir ülke gezmek, belki bir hobi edinmek ve belki de “Asla yapamam.” diyerek ertelediğin hedeflerin için, küçük bile olsa bir adım atmak…

Peki ya başkaları için?

Mesela çok sevdiğimiz insanların talepleri ya da onları kaybetmemek uğruna kendi sınırlarımızı parçalarcasına çiğneyip geçişlerimiz… Bunlar da bir cesaret örneği midir, yoksa korkaklık mı?

İnsan ne zaman, nelerden vazgeçiyor ya da vazgeçmelidir?

Bilmek, anlamak, görmek, duymak ya da hissetmek; gitmek istediğimiz yolu bulanıklaştırıyorsa ne işe yarar?

Önümüzde iki yol varsa ve biri karanlık, diğeri ise aydınlıksa hangisini tercih ederiz? Tabii ki bu yolların sonunun nereye çıkacağını hiçbir şekilde bilmiyor olacağız. Karanlığa dalıp sonunda ışık olacak umuduyla büyük bir cesaret göstermek mi, yoksa aydınlıkla başlayıp yine aydınlıkla son bulacağını umduğumuz bir yolda yürümek mi?

Seçim…

Asıl mesele seçimlerimiz. Ne için, nelere fedakârlık edebileceğimiz değil midir?

Kendimize haksızlık etmeden, yaşadığımızı unutmadan, değerimizi bilip değer katmaya devam ederek yaşamayacaksak buna yaşamak denir mi?

Hatırlamak, hatırlatmak, hatırlanacak deneyimler biriktirmek, dolu dolu yaşamak; bomboş anlarımızda bile kalbimizin dolu olduğunu bilerek var olmak, varlığımızın bir yer kapladığını ve birileri tarafından önemsendiğini bilmek… Ne güzel bir duygu değil mi?

İnsan önce kendi varlığının dünyadaki önemini fark etmeli. Etmeli ki yaşamaya ve nefes almaya değer şeyler yapabilmeli.

Kendimizi görmediğimiz sürece kimse tarafından görünür olmayı beklememek en önemli şeylerden biridir.

Söylenmek, şikâyet etmek; alışıldık ve doğal algılanan basit tepkiler arasında yer alıyor. Ve bu durumların içerisinde bir şekilde var olmayı seçiyorsak, bu şikâyet okları önce bizi, daha sonra da çevremizdeki insanları vuruyor.

Duyguları ifade etmekle devamlı şikâyet etmek maalesef aynı etkiyi yaratmaz ve beklenen tepkiyi de sağlamaz. Önce duygularımızı anlamakla başlayalım. Bu duyguların dönüştüğü tepkiler can yakmadan önce onları anlamak, birçok şeyin yıpranmadan ilerlemesine yardımcı olacak en güzel araçtır.

Sevgi, doğanın ve hayatın en saf duygusudur. Bu duyguya erişene kadar birçok duygudan geçmek gerekir. Her duygu iyi hissettirmez. Fakat onları deneyimlemeden de sevgi anlaşılmaz.

Tam da bu noktada, yaşadığımız duygu durumları içerisinde önce kendimize verdiğimiz tepkileri, sonrasında da çevremize yansıyanları gözlemlemek önemlidir. Kimi ya da kendimizi ne uğruna kırdığımızı bilmenin temeli, duygularımızı anlayabilmekten geçer.

Sevgiye ulaşmak belki bu hayatta çok kolay gelmeyebilir. Fakat ona ulaşmak için çabalamak, başlı başına bir umut kaynağıdır.

Her şey sevgiden geçer, her şey sevgiden gelir ve her şey gerçek sevgiyle ilgilidir.

Doğum Sancısı

Son zamanlarda “Ben kimim?” sorusuyla yaşıyorum.

Hayatımın farklı dönemlerinde de bu soruyla karşılaştığım oldu. Büyük sancılar çektiğim, yeniden doğduğum, kendimi baştan yarattığım zamanlar yaşadım. Ama bu seferki başka. Bu sancı bir yerden tanıdık geliyor. Sonucunu görebiliyorum, hissedebiliyorum. Fakat bu kez sadece bugünün sancısını değil, geçmişte çektiğim sancıların içindeki duyguları da görebiliyorum.

O zamanlardan farklı olarak hayatımda ne dönüşecek, henüz bilmiyorum. Ama yeni bir şeyin geldiğini hissediyorum. Muhtemelen benim için çok güzel bir şey olacak.

Bu yüzden, o ışığı görene kadar karanlıkta kalmam gerekiyor.

Çünkü karanlık huzur verir.

Karanlık seni sana hatırlatır.

Karanlık, özüne yaklaşmana ve ışığı görebilmene sebep olur.

O zamana kadar hissettiğin olumsuz duyguları, zihninin seni korumak, seni tetikte tutmak için önüne getirdiği bütün korkuları anlayarak, görerek, bilerek kabul etmen gerekiyor.

Sakinlikle karşılaman gerekiyor.

Bazen hırçınlaşacaksın.

Bazen hiçbir şey görmek istemeyeceksin.

Bazen öfkenin içinde kendinden kopup tamamen zihnine bürüneceksin.

Öfke patlamaları yaşayacaksın.

Hiç düşünmeden ağzından çıkan kelimeler, bir gün seni bile incitecek.

Ama karanlık tamamen seni sardığında, dışarıdaki bütün sesler sustuğunda, kendi iç sesini duymaya başladığında…

O derin sessizliğin içinde yeniden doğmaya başlayacaksın.

Ve o ışık gözlerini almaya başladığında…

Sıfırdan başlayacaksın.

Çünkü şimdiye kadar geldiğin nokta seni bir son noktaya değil, sıfır noktasına getiriyor.

Ve bu bir gerilemek değil.

Bu, yükselmek demek.

Bu, yeniden başlamak demek.

Bu, kendine geri dönmek demek.

Sessizliğin İçinde Ne Var?

İnsan Sessizliğinden Kaçabilir mi?

Çoğu insan kafasının içinde durmadan konuşan sesten kaçmak ister. Onu durdurmak, ondan kurtulmak ister. Peki o sesin neden bu kadar çok konuştuğunu merak eden oldu mu hiç? Neden zamanla yönetilemez bir karmaşaya dönüştüğünü?

En son gerçekten ne zaman sessiz kaldın?

Hayatımız karmaşık. Ne istediğimizi bilmiyoruz. En önemlisi de seçenek çok. Seçenek çoksa ihtimal de çok. Bu kadar ihtimalin arasında neyin gerçekten bize ait olduğunu seçmekte zorlanıyoruz. Sahip olmadıklarımızın peşinden koşarken, aslında ne aradığımızı unutuyoruz.

Tek ihtiyacımızın kendimizi tanımak olduğunu ise fark edemiyoruz.

İnsan, kafasının içinde durmadan konuşan ve onu ihtimaller denizinde boğulmaya sürükleyen sese değil de içindeki sessizliğe kulak vermeye başladığında kendisiyle tanışır. Hani bazen “Ben bunun olacağını biliyordum.” diye kurduğumuz cümlenin arkasında yatan o narin sese…

Çoğu zaman bize öyle derinden seslenir ki, zihnimizin bağrışları arasında onu duymak mümkün olmaz. Bazen bir his gibi gelir. Hızlıca gelip geçen ılık bir esinti gibi huzur bırakır ardından. Fakat çoğu zaman ya duymayız ya da görmezden geliriz.

Gelelim sessizlikten kaçma konusuna…

İnsan sessizliğin içinde bir kez bütünüyle bulunabildiğinde ve en derindeki o narin sesi bir kez olsun can kulağıyla dinleyebildiğinde, tüm dünya değişmeye başlar.

Hayatta büyük bir sessizlik oluşur. Dünyevi telaşların içinden sıyrılırsın. İçeride bir şeyler harekete geçmeyi bekliyordur; fakat sen bu gücü nasıl kullanacağını henüz bilmiyorsundur.

Kime anlatabilirsin?

Kimden bunu anlamasını bekleyebilirsin?

İnsan olmak çok basit bir şeyken, bir o kadar da zor. Bilinç, duygular, beden, farkındalık, zihin ve düşünceler…

Tüm bunları yönetebilmek bir eser yaratmak gibi değil mi?

Her birini dengede tutabilmek için ne kadar büyük bir çaba gerekiyor.

Belki de sadece teslimiyete ihtiyacımız vardır.

Belki de cevap bu kadar basittir.

En zoru da zihnin odaları içerisinde kendini bulmaya çalışmaktır. Kendini orada bulamayacağını bildiğin hâlde binlerce odaya girip çıkar insan. Bir kapıyı açtıkça karşısına bir başkası çıkar.

Tozlu raflar…

Bilinmezliğin içinde karanlığa doğru uzanan düşünce labirentleri…

Ne tuhaf değil mi?

Zihin, hiç yaşanmamış bir olayı ya da hiç yaşamadığın bir durumu sana öyle kolaylıkla yaşatır ki, onu gerçekten olmuş gibi hissedebilirsin. Seni hüzünlendirebilir, korkutabilir, umutlandırabilir.

Gerçekte yaşanmamış, hatta belki de hiç yaşanmayacak bir şey için gözyaşı bile dökebilirsin.

İnsanın en zor sınavı sanırım kendisiyle olan sınavı.

Bir bulmaca gibi…

Ve belki de en zor soru, zihnin gürültüsü içinde doğru sesi duyup duyamayacağındır.

Fedakârlık Mı? Kendini kurban etmek mi?

Bayramlar bana bazen sadece kutlamaları değil, bazı kavramları da düşündürüyor.
Bugün Kurban Bayramı. Ve ben bugün biraz “kurban olmak” üzerine düşündüm.

Hayatımız boyunca ne için, kim için, ne kadar kendimizden vazgeçiyoruz?

Bazen çok sevdiğimiz insanlar için fark etmeden kendimizi bir kurban pozisyonuna sokabiliyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman “sevgi”, “fedakârlık”, “anlayış” ya da “birlikte mutlu olmak” adı altında yapıyoruz.
Kendi sınırlarımızı ihlal ediyor, kendi ihtiyaçlarımızı erteliyor, bazen hayallerimizden vazgeçiyoruz.

“Sen mutluysan ben de mutlu olurum.”
“Yeter ki huzur bozulmasın.”
“Nasıl istiyorsanız öyle olsun.”

Derken bir bakıyoruz ki kendi hayatımızın içinde kendimize ait alan giderek küçülmüş.

İşin en zor tarafı da şu:
Bunu yaparken çoğu zaman bir farkındalığımız olmuyor. Çünkü birçok şey gibi bu da öğrenilmiş bir davranış. Belki yetiştirilme tarzımızdan, belki aile yapımızdan, belki toplumdan, belki de sadece sevilme ihtiyacımızdan geliyor.

Çoğumuz sevgiyi; vermek, susmak, idare etmek ve katlanmak sanıyoruz.

Oysa sevilmek, kendinden vazgeçmek demek değil.

Bunu aslında biliyoruz. Ama yaşarken uygulamak her zaman kolay olmuyor. Korkular, yalnız kalma endişesi, kaybetme korkusu ya da kendimizi mecbur hissetmemiz… Bunların hepsi bizi bazen istemeden kurban rolüne taşıyabiliyor.

Ve ne yazık ki bazı insanlar, sürekli veren insanların sınırlarını fark etmek yerine onları kullanmaya alışabiliyor.
Çünkü hayatın dengesi bozulduğunda, veren taraf giderek tükenmeye başlıyor.

Oysa yaşam biraz denge meselesi.
Verdiğimiz kadar alabilmek, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri talep edebilmek ve aynı zamanda içimizden geldiği kadar verebilmek…

Belki sağlıklı olan tam da bu.

Hayatın aydınlık ve karanlık tarafı gibi.
Biz aydınlığımızı büyütürken karanlığımız da bizimle birlikte büyüyor aslında. Çünkü büyümek tek taraflı bir şey değil. Önemli olan hangi tarafı beslediğimiz, hangisini seçerek yaşadığımız.

Ve diliyorum ki bu bayramda ve bundan sonraki tüm zamanlarda;
kendimizi bir başkası için, bir ilişki için, bir düzen için ya da sadece sevilmek uğruna kurban etmeyelim.

Sevgi, insanın kendini yok etmesini değil;
kendisi olarak kalabilmesini de kapsasın.

ÖFKE

Duygularını bastırmayı öğrenen insanlar, öfke anlarında tepkilerini yönetmeyi daha iyi biliyor gibi geliyor bana.
Duygularıyla yaşayan insanlarda ise bu durum çok ince bir çizgide ilerliyor.

Anlaşılmadığını hissettiği yerde; öfkenin getirdiği çaresizlik, umutsuzluk ve diğer tüm yoğun duyguların içinde zihni yönetmek zorlaşabiliyor. Çünkü zihin, olumsuzu büyütmeye çok meyilli.
İnsanı koruma içgüdüsüyle en kötü senaryoları üretip bizi ona hazırlamaya çalışıyor.
“En kötüsü olacak, hazır ol.” diyor.

Ve bazen bu düşünceler, duyguları daha da yoğunlaştırıyor.

Kriz anlarında farkındalığı yüksek tutabilmek; aslında duyguları anlayabilme yetisini de beraberinde getiriyor. Ama hepimiz her zaman o yüksek farkındalık seviyesine ulaşamayabiliyoruz.
Anın içinde tepkileri yönetmek bazen çok zor, hatta kimimiz için imkânsız olabiliyor.

Sonrasında ise kendimize kızıyor, kendimize öfkeleniyoruz.
Belki de en büyük yarayı tam orada açıyoruz.

Oysa tam da böyle anlarda, kendimizi affedebilmek…
Yaşananı, verdiğimiz tepkiyi ve altında yatan duyguyu anlayabilmek; dönüşümün başladığı yer olabilir.

Çünkü öfke tek başına var olan bir duygu değil.
Altında görülmemiş kırgınlıklar, sınır ihlalleri, bastırılmış hisler ve bazen de kendimize rağmen izin verdiğimiz şeyler var.

Sükûnet her zaman çözüm değildir.
Bazen insanın önce kendi içindeki sesi duyması gerekir.

Kendimizi tanımak bile çoğu zaman diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerde mümkün oluyor.
Çünkü aynalar her yerde.

Kendine bak.
İçinde olan şeyler, yaşadığın her şeyin küçük bir yansıması olabilir.

Belki de mesele öfkeyi tamamen susturmak değildir.
Onun bize ne anlatmaya çalıştığını duyabilmektir.

Çünkü insan bazen en çok bağırdığı yerde kırgındır.
Ve en çok öfkelendiği yerde, aslında görülmek istiyordur.

Belki de iyileşmek;
kendimizi yargılamadan, içimizde kopan şeyi anlayabildiğimiz anda başlıyordur.

Eksik Sayfaların Hikayesi

Yazmayı her zaman çok sevdim.
Küçükken tuttuğum günlüklerim, beğendiğim şiirleri not ettiğim ajandalarım hâlâ duruyor. Ama bugün dönüp onları okuduğumda, en çok eksik sayfaları fark ediyorum. Yırtılmış olanları.

Kim bilir hangi yoğun duygularla yazılmıştı onlar…
Nelerin içinden geçerken, neyi anlamaya ya da atlatmaya çalışırken dökülmüştü kelimeler kağıda?
Ve sonra ne olmuştu da, birinin okuma ihtimalinden korkup o sayfaları koparıp atmıştım?

Şimdi bugünkü ben olarak düşünüyorum da; çocukluğumdaki ya da geçmişteki halimin o satırlarını okuyabilmek bana çok iyi gelirdi. O yaşlarda neler hissettiğini, hangi duygularla baş etmeye çalıştığını bilmek… Belki bugünkü bana sandığımdan daha fazla destek olurdu.

Hâlâ yazıyorum.
Ve bazen hâlâ siliyorum.

Eskiden duyguları göstermek korkutucuydu sanırım. Gizlemek daha güvenli, daha olağan geliyordu. Birilerinin ne yaşadığımı bilmesi kötü bir şeymiş gibi hissediyordum. Sanki kimse öğrenmemeliydi.

Şimdiyse tam tersini hissediyorum.
Daha çok yazarak, daha fazla insana anlatmak istiyorum.

Çünkü artık biliyorum ki insan en derin sandığı duygularında bile yalnız değil. Benim içinden geçtiğim şeylerin benzerlerinden geçen birçok insan var. Ve belki hâlâ onlar da duygularını saklıyor, bastırıyor, yazıp sonra siliyor. Belki onlar da kendi hayatlarının sayfalarını yırtıp atıyor.

Bu yüzden artık yazmak benim için sadece anlatmak değil; aynı zamanda görünür olmak. Belki birilerine cesaret vermek.
Veremezsem bile, en azından benzer duygular yaşayan bir insanın şunu hissetmesini isterim:

“Demek ki yalnız değilim.”

Belki bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.

Özel Günleri Beklerken Kendimizi Ertelemek

Çok beğendiğim, kendime çok yakıştırdığım bir kıyafet aldığımda onu hemen giymiyorum.
“Özel bir gün” için kaldırıyorum.

Belki güzel bir buluşmada giyerim diye düşünüyorum.
Belki dostlarla çıkılacak bir akşamda.
Belki aileyle geçirilen bir günde.
Belki de bir yolculukta…

Sonra o kıyafet dolabın en güzel yerine asılıyor ve beklemeye başlıyor.
Ben de onunla birlikte bekliyorum.

Ama bazen o özel gün hiç gelmiyor.
Bazen aylar geçiyor.
Hatta bazen aldığımı bile unutuyorum.

Sonra bir gün dolabı açıp onu tekrar gördüğümde, ilk gün hissettiğim şeyi hissedemiyorum. İlk aldığımda bana çok yakıştığını düşündüğüm o kıyafet artık aynı görünmüyor gözüme. Çünkü ben değişmiş oluyorum.

Düşüncelerim değişiyor.
Karakterim değişiyor.
Yaşadıklarım değişiyor.
Hayat beni her gün biraz daha başka birine dönüştürüyor.

Ve o kıyafetin üzerimde bıraktığı his de benimle birlikte değişiyor.

Belki de bu yüzden o “özel gün” geldiğinde bile onu giymiyorum. Çünkü artık bana ilk günkü duyguyu vermiyor. Aylarca sakladığım şey, zamanın içinde anlamını kaybetmiş oluyor.

Bazen buna kızıyorum.
Bazen kendime de kızıyorum.

Çünkü aslında o kıyafeti ilk aldığım gün giymeliydim. Kendim için.
Özel bir günü beklemek yerine, her günün özel olduğunu bilerek…

Ama çoğu zaman bunu yapamıyoruz.

Sanki hayatın bize bir gün “şimdi” diyeceğini düşünüyoruz.
Sanki mutlu olmak, kendimizi güzel hissetmek, kendimize değer vermek için doğru zamanı bekliyoruz.

Oysa belki yarın hiç gelmeyecek.
Belki o özel gün hiç yaşanmayacak.

Ama biz yine de saklıyoruz.
Erteliyoruz.
Bekliyoruz.

Sanırım bunu sadece kıyafetlerde yapmıyoruz.
Hayatta da böyleyiz.
İlişkilerde, hayallerde, söylemek istediklerimizde, hissettiklerimizde…

Kendimizi çoğu zaman “daha doğru bir zaman” uğruna erteliyoruz.

Sonra bir gün dönüp baktığımızda, geç kalan şeyin aslında zaman değil, kendimize verdiğimiz değer olduğunu fark ediyoruz.

Kendime değer vermeyi kolay öğrenmedim.
Bazen insanlar tarafından değersiz hissettirilerek öğrendim.
Bazen düşerek.
Bazen acı çekerek.

Ama bazen de kendi elimi tutarak ayağa kalkmayı öğrendim.

İnsan en çok da kendine sarılmayı öğrenince büyüyor sanırım.

Yine de hayatın telaşı içinde bunu unutabiliyoruz. Günlük koşuşturmanın içinde kendimizi ikinci plana atabiliyoruz. Bu yüzden kendimize daha sık hatırlatmamız gerekiyor:

Her gün özel.
Biz de öyleyiz.

Bir insandan önce, bir ilişkiden önce, bir onaydan önce…
Kendimize değer vermemiz gerekiyor.

Belki de o çok sevdiğimiz kıyafeti bekletmeden giymek bunun küçük ama önemli bir başlangıcıdır.

Sevgi Unutulur Mu?

Neden bu kadar kızgınım?

Öfkemin sebebi ne? Aradığım ama bulamadığımı düşündüğüm, hatta bu yüzden oradan oraya koşturup yorulduğum şey nedir?

Her şeye, herkese bir yorumum varken kendime cevap bile veremeyecek kadar boş muyum, yoksa öylesine dolu ki sıkışıyor muyum?

Bu sıkışıklık preslenmiş bir kum yığını gibi. İçinden bir tanecik düşse ardından sahil dolusu kum tanesini sürükleyecek ve rahatlayacakmışım hissi veriyor.

Teker teker bedenimden, hatta ruhumdan dökülen kum taneleri… Hepsinin bir anlamı, her birinin bir duygusu var. Hepsi bana ait.

Bana ait olduğunu düşündüğüm tüm bu şeyleri reddediyor olabilir miyim? Onlardan saklanıyor, belki de kaçıyor olabilir miyim?

Aslında bulmak için arkasından koştuğumu düşündüğüm şeyler, yakalanmaktan korktuğum şeyler olabilir mi?

Dursam… Beklesem… Belki yakalansam… Ne olurdu?

Sarsılır, daha çok korkar, acı çeker, ağlar ve belki de utanırdım.

Sanki bunlar gerçekleşse dinlenirmişim gibi hissediyorum. Koşmayı bırakıp gün batımına doğru sakin bir yürüyüşe çıkar gibi… Derin bir nefes alır, ufku izler ve belki de yüzümde bir gülümseme belirir gibi. Kalbimde bir kıpırtı olur, unuttuğum ritmini hatırlar gibi. Sevmeyi öğrenip yaşamayı bilir gibi.

Sahi, sevmek öğrenilir mi?

Sevgi her daim bizimle olan bir şey değil miydi? Ne zamandır birbirimize “Sen sevmeyi ne bilirsin?” gibi cümleler kurar olduk.

Her birimizin en içten ve belki de tek bildiği şey sevgiydi aslında.

Bizler birbirimize sevginin anlamını unutturduk. Ona kalıplar yaptık, içine sığdırmak için şekil vermeye çalıştık. Sıra dışı anlamlar bulduk ona. Herkes de öyle bilsin istedik.

Sonra bir baktık, her birimizin sevgi anlayışı farklı bir hâl almış. İşte o, gerçek sevgi değildi artık. O bir anlayış, bir kalıp hatta bir hayal ürünü olmaya başladı.

Herkes kendi hayalini kurduğu şeye sevgi dedi ve onu istedi. Bulamayınca da “Sen sevgiden ne anlarsın?” diyerek başkalaştırdı karşısındakini.

Hepimiz yaptık. Birçoğumuz yapmaya devam ediyoruz.

Sevgiyi şekillendiremeyiz. Ona anlam yükleyemeyiz. Kalıba sokamaz ve kimseden isteyemeyiz.

Sevgi bize aittir. Her birimizin ruhunda en saf hâliyle varlığını sürdürür. Ona ulaşmak da bizim elimizde, ondan uzaklaşmak da bizim elimizdedir.

Bizler farklı olabiliriz fakat her birimizdeki sevgi aynıdır. Başkalaştırılamaz.

Her an gerçek sevgiye ulaşabilmemiz niyetiyle…