Sevgi Unutulur Mu?

Neden bu kadar kızgınım?

Öfkemin sebebi ne? Aradığım ama bulamadığımı düşündüğüm, hatta bu yüzden oradan oraya koşturup yorulduğum şey nedir?

Her şeye, herkese bir yorumum varken kendime cevap bile veremeyecek kadar boş muyum, yoksa öylesine dolu ki sıkışıyor muyum?

Bu sıkışıklık preslenmiş bir kum yığını gibi. İçinden bir tanecik düşse ardından sahil dolusu kum tanesini sürükleyecek ve rahatlayacakmışım hissi veriyor.

Teker teker bedenimden, hatta ruhumdan dökülen kum taneleri… Hepsinin bir anlamı, her birinin bir duygusu var. Hepsi bana ait.

Bana ait olduğunu düşündüğüm tüm bu şeyleri reddediyor olabilir miyim? Onlardan saklanıyor, belki de kaçıyor olabilir miyim?

Aslında bulmak için arkasından koştuğumu düşündüğüm şeyler, yakalanmaktan korktuğum şeyler olabilir mi?

Dursam… Beklesem… Belki yakalansam… Ne olurdu?

Sarsılır, daha çok korkar, acı çeker, ağlar ve belki de utanırdım.

Sanki bunlar gerçekleşse dinlenirmişim gibi hissediyorum. Koşmayı bırakıp gün batımına doğru sakin bir yürüyüşe çıkar gibi… Derin bir nefes alır, ufku izler ve belki de yüzümde bir gülümseme belirir gibi. Kalbimde bir kıpırtı olur, unuttuğum ritmini hatırlar gibi. Sevmeyi öğrenip yaşamayı bilir gibi.

Sahi, sevmek öğrenilir mi?

Sevgi her daim bizimle olan bir şey değil miydi? Ne zamandır birbirimize “Sen sevmeyi ne bilirsin?” gibi cümleler kurar olduk.

Her birimizin en içten ve belki de tek bildiği şey sevgiydi aslında.

Bizler birbirimize sevginin anlamını unutturduk. Ona kalıplar yaptık, içine sığdırmak için şekil vermeye çalıştık. Sıra dışı anlamlar bulduk ona. Herkes de öyle bilsin istedik.

Sonra bir baktık, her birimizin sevgi anlayışı farklı bir hâl almış. İşte o, gerçek sevgi değildi artık. O bir anlayış, bir kalıp hatta bir hayal ürünü olmaya başladı.

Herkes kendi hayalini kurduğu şeye sevgi dedi ve onu istedi. Bulamayınca da “Sen sevgiden ne anlarsın?” diyerek başkalaştırdı karşısındakini.

Hepimiz yaptık. Birçoğumuz yapmaya devam ediyoruz.

Sevgiyi şekillendiremeyiz. Ona anlam yükleyemeyiz. Kalıba sokamaz ve kimseden isteyemeyiz.

Sevgi bize aittir. Her birimizin ruhunda en saf hâliyle varlığını sürdürür. Ona ulaşmak da bizim elimizde, ondan uzaklaşmak da bizim elimizdedir.

Bizler farklı olabiliriz fakat her birimizdeki sevgi aynıdır. Başkalaştırılamaz.

Her an gerçek sevgiye ulaşabilmemiz niyetiyle…

EŞİK

Hayatımızda bir eşikte olduğumuzu ne zaman fark ederiz? Adım atmakta zorlandığımız anlarda mı?
Bazı durumlarda eşiğin varlığından bile haberimiz olmadan öylece ilerleyebiliyoruz sanki. Bir eşikten geçmiş olabiliyoruz. Hayatımızda değişkenlikler oluyor ve farkında bile olmadan geçtiğimiz o eşiğin varlığını anlamıyoruz.

Bazen de öyle zor görünüyor ki yol; belki karanlık, sessiz, soğuk…
Adım atmak, hayat düzenimizi değiştirmek korkutucu geliyor. Erteliyoruz, görmezden geliyoruz ve o kapı eşiğinde günlerce, belki de aylarca bekliyoruz. Neyi beklediğimizi bilmeden hem de. Kendimize yalanlar söyleyerek inanmak istiyoruz. O eşikten geçmek zorunda değiliz gibi geliyor.
Evet, belki bu bir zorunluluk değil fakat ilerleyebilmek için bir gereklilik oluyor.
Geriye gitsen, o yol çoktan bitti. Dönüşü yok. Olduğun yerde kalsan, zaman geçtikçe kendini affedemediğin bir yaşam döngüsüne saplanma ihtimalin çok yüksek.

İnsan sarıldığı şeyleri nasıl bırakır? Nasıl terk edebilir?
Hissedilen acı, göğüs kafesini parçalarcasına delip geçer. Nefesin kesilir, yutkunmak zorlaşır.
Bırakmak ne zor şeydir, tutunmak ise en kolayı.
Neye, niçin tutunduğumuzu bilerek mi kalıyoruz bu alanda?
Gerçekten kurtarıcı mı seçiyoruz, asla kurtarılamayacağımızı bilmemize rağmen?
Belki de henüz bilmiyoruz bizi bizden başka kimsenin kurtaramayacağını.
Peki ya tutunduğumuz şeyler gerçek mi, yoksa bizim istediğimiz ya da hayalini kurarak öyle olduğuna inandığımız şeyler mi?

Bazen tutunduklarımız da şekil değiştirir. Bir ağacın dalı gibi belki de onları budamak gerekir.
Düşmeyi göze alarak bırakmak gerekir.
Dallarında yaprak dahi kalmamış, çürümüş hatta kurumuş bir ağaç dalına mı tutunmak?
Yoksa düştüğümüzde yerde gördüğümüz, filizlenen bir fidanla mı umut beslemek?

Ne kadar cesaretsiziz, öyle değil mi?
Cesaret… Ne büyük bir güç.
Sevgi de öyle.
Aslında en büyük güç, içimizde büyüttüğümüz sevgi.
Sadece bazen sevgi tanımımızı yanlış yönlendirdiğimizi düşünüyorum.
Bir şeye körü körüne tutunmayı da sevgiden sayabiliyoruz.
Oysa sevgi saf ve nettir; tutunmayı gerektirmez.
Aksine bırakmaktan geçer.
Çünkü sevgi, hapsolmak değil, özgür olmaktır.

Belki de tutunmayı bırakırsak uçmayı öğreniriz; düşmekten korkmadan.
Eğer düşersek de ayağa kalkar, yeniden deneriz.
Daha özgür ve daha içten bir şeyi.

Belki de hayat, her eşiğin ardında bize kendimizi yeniden tanıma fırsatı sunuyordur.
Yeter ki korkmadan o kapıdan geçmeyi bilelim.

Belirsizliğin Sonsuzluğu

Kabul ettiğin an, belirsizlik çözülmeye başlar.

Belirsizlik, insanlığın en çok endişe duyduğu ve en çok ihtiyacı olduğu şeydir. Yaşamak, belirsizlik içerisinde kalmakla ilişkilidir. Planlar yapar, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini izleriz. Bazen de hayaller kurar ve hiç ulaşamayacağımızı düşünerek sadece hayal dünyamızın varlığından memnuniyet duymakla yetiniriz.

Kimi zaman bu belirsizlik bizi endişeyle sarar. Yapabilir miyim? Yapmalı mıyım? Olursa nasıl olur? Olmazsa neler olur? Birçok soru işareti içerisinde geçirdiğimiz saatler ve günler kartopu haline gelip büyüyebilir. Aksi yönde ise her şeyin tahmin edilebilir olması ve sonuçlarını bildiğimiz bir hayatta yaşamanın pek de tadı olmadığını düşünürüm. Tabii herkesin fikri bu konuda farklı olabilir. En nihayetinde her birimiz bambaşka insanlarız ve bizi birbirimizden ayıran en büyük özellik, düşünce farklarımızdır.

Kişi kendi içinde çok fazla belirsizlik yaşarken, bir de ikili ilişkilerindeki anlam kargaşası, beklentileri, yaşadığı duyguların zihninde ürettiği karamsarlık bulutunun içinde hayata bağlanma çabası vardır. Ailemiz, eşimiz, dostumuz, sevgilimiz… Kim olursa olsun, sevgi büyüttüğümüz birini anlamaya çalışıp taleplerini karşılamak ya da anlatmaya çalışıp anlaşılmayı beklemek. Tüm bunların içerisinde sorgulamalar hiçbir zaman bitmez.

Hayat, tek bir soru ve tek bir cevap halinde sürmez. Mutlaka farklı alternatifleri düşünür, çokça soru türetir ve çoğunlukla pek cevap bulamayız. Bu ihtimaller denizinde umudumuzu besleyen cevap hangisiyse, ona tutunmak isteriz.

Diğer bir yandan, karamsar bir zihin tam tersi yönde tepki vererek en kötü senaryonun içerisinde olayları tekrar tekrar yaşamaya meyillidir. Zihnimizin bu tür şeylere açık olmasının en büyük sebebi de belirsizliklerdir. Sanırım bir şeyi, bir olayı, bir durumu olduğu gibi kabul ettiğin anda belirsizlikler teker teker yıkılmaya başlıyor. Çünkü kabul ettiğin şey, o anda yaşadığın şeyden ibaret kalıyor. İleriye dönük kurgulayan zihin bir anda durup şu anki mevcut durumu analiz etmeye başlıyor.

Tüm bu sorgulamalar arasında insan bir noktada durup “Peki, çözüm ne?” diye soruyor kendine.
Artık birçok yerden duyuyoruz veya okuyoruz; mutluluğun yaşadığımız an içerisinde olduğu anlatılıyor. Aynı şekilde hüznün, mutsuzluğun ve diğer tüm duyguların da olduğu gibi. Henüz yaşanmamış bir gelecek için, ihtimaller denizinde boğulmak yerine en güçlü yanımızı fark edip ona doğru küçük de olsa bir adım atmak…

Bizi zayıflatan en büyük faktör, zihnimizin bize sunduğu onca ihtimalin içerisinde kaybolmak. Yolumuzu bulabilmek için, zihnimizin karanlığında gözlerimizi kapatmalı ve aydınlığa odaklanmalıyız. Yanılma payımız her zaman vardır; fakat yanılmak belirsizlikten daha kötü değildir. Belirsizlikten korkarak gönülden geçeni yok saymak, insanın geleceğine ihanetidir.

Sonu ne olursa olsun, attığımız adım belirsizlik denen sisi ortadan yok eden bir güneş gibidir.
Yolumuz aydınlık olsun.

Seçimlerin Sessiz Bilgeliği

Bazen bir yol seçeriz ve o yol bizi sessizce dönüştürür. Her karar, kim olduğumuzu biraz daha şekillendirir. Belki de gerçek bilgelik, bu sessiz dönüşümlerin farkına varabilmektir.

Kimi zaman oturduğumuz yerden yolculuğumuza bakarız. Nerelerden geldiğimizi, hangi yolları yürüyüp hangilerinden vazgeçtiğimizi düşünürüz.
Kimi yollar uzun sürdü, kimileri ise hiç beklemediğimiz kadar kısaydı. Şu an olduğumuz yerden değerlendirdiğimizde kimisi için “iyi ki”, kimisi için de “keşke” diyebiliriz. Bir yolu seçip sonunda istemediğimiz gibi bittiğini görünce maalesef geri dönüp diğer yolu deneyemiyoruz. Çünkü ilk seçtiğimiz yol ve o yolda karşılaştığımız her şey, bizi çoktan farklı birine dönüştürmüş olur. Geri dönüp diğer yolu yürümek, artık eski benliğimizin istediği gibi olmaz. Seçim böyle bir şey; gelişimimizin bir süreci.
İşte bu yüzden, sonuna ulaştığımız her yolun bize kattığı ve bizi iyi ya da kötü nasıl değiştirmiş olduğunu kesemize koyarak yeni bir yol seçmeliyiz. Peki ya bir sonraki yolun ne kadar doğru olup olmadığını nereden ve nasıl bileceğiz? Üzgünüm ama bunu hiçbir zaman net olarak bilemeyeceğiz. Sadece tek bir şey bize doğru yol için ışık tutabilir; o da sezgilerimiz. Önce kalbimizi dinlemeyi gerçekten öğrenebilirsek, en doğru seçimleri ona bırakabiliriz. İnsan olarak, bu zamanda bunu yapmanın epey zor olduğunu biliyorum. Şunu da biliyorum ki yürüdüğümüz zorlu yollarda üzerine bastığımız can kırıklarımızdansa, kalbimize yaklaşmak için attığımız bir adım bizi hayat amacımıza çok daha fazla yakınlaştırır.
Belki de bu hayat yolundaki amaç, insana verilmiş bilgeliği keşfedip ona ulaşabilmektir. Dünyanın varlık sürecinde insanların devamlı olarak sürdürdüğü yaşam döngüsünü anlayabilmektir belki. Belki de zihnimizi duygularımızla dengeleyebilmekten geçiyordur, kim bilir? Hayatta eninde sonunda her şey bir seçimden ibaret. Bir yolu zor olduğunu düşündüğümüz için seçmeyiz belki ama ya sonunda gerçek mutluluğu getirecek yol zorlu olansa? Ya kolay diye düşündüğümüz diğer yollar, aslında yolumuzu uzatmaktan başka bir seçim değilse? O zaman hangisini seçerdik?
Hepimiz birer yolcuyuz ve hepimiz deneyimlerimizden ibaretiz. Öyle olmaya da devam edeceğiz. Yorulmak, vazgeçmek, azmetmek, sabretmek, umut, mutluluk, hüzün… Ve tüm duyguların var olduğu, sonu çok uzak görünen kısacık bir yolda yürümeye devam ediyoruz. Sevgiyle.

Varlığa Şahitlik

Mükemmel bir insan olmadım hiçbir zaman, mükemmellik arayışını da benimsemedim. Biliyorum ki hayatta hiçbir şey mükemmel değildir. Bu yüzden sadece kendim olmaya çalıştım; bu çaba, bir şekilde yaşamımın en değerli parçalarından biri haline geldi. Elbette bu biraz zordu. Çünkü kendim olabilmek için önce kendimi tanımalıydım. Kendimi keşfetmek, hayatta daha anlamlı ve doyurucu bir deneyim yaşamak adına önemli bir yolculuktu. Bu yüzden kabul edip uyum sağladığım kalıplardan çıkıp, alışkanlıklarımı bırakıp, bir çok korkumu yenerek yolumu açmam gerekti. Bu süreçte karşılaştığım zorluklar, aslında beni güçlendirdi ve her seferinde daha dirençli bir birey haline getirdi. Çok insan geldi geçti; bazen arkadaş, bazen dost, bazen de hayal kırıklığı yaratan kişiler. Kalanlar da oldu, dönmemek üzere gidenler de. Hıçkırıklar ve kahkahalar arasında, hayatın sunduğu zenginliği kavramayı öğrendim. Tabii gönderdiklerim de oldu bazı zamanlarda; onların gidişi bana hayatı daha derin bir şekilde anlama fırsatı verdi. Şimdi olduğum yerde varlığını bildiğim sevdiklerimle yürüyorum. Onlar, hayatımın anlamını ve güzelliklerini oluşturan en değerli parçalar. Ben gitmedim, hâlâ buradayım; içimde taşıdığım hikayelerle, anılarla ve hayallerle dolu bir dünyayla. Gitmek istediğim çok zamanlar oldu. Nereye, niçin gideceğimi bilmeden üstelik. Bu belirsizlik, bazen beni korkuttu ama aynı zamanda yeni keşifler yapma arzusunu da artırdı. Bazen isteğim, kendimi bulmaktı; derin düşüncelere dalıp, ruhumun derinliklerine inerek. Bazen de kaybolmak, yalnızca kaçmak istediğim anların peşinden koşmaktı. Çoğu zaman ikisini de yapamadığımı düşündüm. Yıllar geçti, gündüzler, geceler, dakikalar, aylar, haftalar, günler; her biri kendi yolculuğunda birer anı bırakarak. Bazen bitsin istedim, bazen devam etsin; bu yaşamın çelişkili doğası, beni zaman zaman düşünmeye itiyordu. Hiçbir şey bitmedi ve aynı zamanda da birçok şey devam etmedi. Hayat bu ya, bazen çok basit bazen de çok karmaşık; her durumda yaşamak ve öğrenmekteyim. Kimi zaman yıkıldım, kimi zaman çok güçlüydüm; zayıflıklarım ve güçlü yanlarım, bir arada durarak beni ben yapan unsurlar oldu. Her şeye rağmen her zaman çok güldüm, çokça güldüm; bu gülüşler, içimdeki acıyı ve sevinci bir arada barındıran bir tebessüm haline geldi. Yakınlarım bilir ki ne kadar çok güldüysem bir o kadar da ağlamışlığım vardır.

Aradığım hiçbir yerde kendimi bulamadım; belki de kaybolduğum yerlerde kendimin en gerçek halini bulmam gerekti. Ta ki durup içime bakana dek; ruhumu dinleyip, içsel huzuru arayana kadar. Işık saçan sevgiyle dolup taşan ruhumu görene dek. Bazen insanlığımda kayboluyorum; içsel çıkmazlarım beni düşünmeye itiyor. Tam da olması gereken şey aslında öyle değil mi? Bazen kıymet vermek, bazen kıymet bilmek; ikisini de becerebilmek, insanı insan yapan en önemli unsurlardan biri. İnsan, kendini her zaman değerli hissetmek ister, özellikle de değer verdiği insanlar tarafından. Bu istek duygusal yönden bir çok iniş ve çıkış yaşatır. Kendi değerini bilerek yaşamak ve değerine değer katabilmek en önemlisi oluyor. Çoğu zaman zihnimizin karanlığı buna engel olmaya çalışsa da onu aşabilmek adına çaba göstermek de çok büyük bir nimet.

Kaç yıl yaşadım belli, fakat daha kaç yıl yaşayacağım belli değil; bu belirsizlik hayatı daha heyecanlı kılıyor. Pencere kenarından görebildiğim bir sokakta yaşananları izlemek, dünyayı fazlaca küçümseme sebep oluyor ama bir o kadar da büyütüyorum gözümde. Çünkü içimde kocaman bir dünya var; her şeyin daha güzel olduğu hayallerle dolu. Yaşamak sadece yaşamaksa eğer, nefes alıyorum zaten, sanki yetermiş gibi; ama ben fazlasını istiyorum, hayallerimi gerçeğe dönüştürmek için. Belki uzun belki de çok kısa bir yol. Bir bilinmezlik olsa da insanın kendi elinden tutup onu göğün en parlak yerine taşıyabilmesi için yürüyor olması gerek. Kendimi görünmez hissettiğim çok zamanım oldu; bu durum, insanın içsel mücadeleleriyle başa çıkabilme şekliyle ilişkili. Görünür olmak istediğim, varlığımı kanıtlamak istediğim çok fazla anım var, hatırlıyorum. Peki ya kime, ne için? Ben kanıtlamaya çalıştım da gören oldu mu acaba? Ya da varlığıma şahit olan insanlara gerçekten inanabildim mi? Umut etmek aslında hayatta beklentilerimizin olmasıdır; her gün yeni bir başlangıçla, yeni umutlarla dolmak. Bir şeyler isteriz, bir şeylerin hayalini kurarız, olur ya da olmaz, tüm bu hayaller bizi hayata bağlayan en önemli unsurlardır. Kimi gerçekleşir, kimi yok olup gider; bu belirsizlikle yaşamak öğrenmemiz gereken bir şey. Tüm istediğim var olabilmek; ben olarak, tüm gerçekliğimi yansıtarak, öğrenerek, gelişerek, deneyimleyerek, bazen üzülüp, mutsuz olup bazen de gülerek. Bu hayattaki amacımı her daim sorguladım, aradım. Kendimi bildim bileli… Onu bulabildim mi henüz bilmiyorum ama bu yolda devam etmeye hevesliyim; bu bir arayış, bir ilerleyiş. Sevmek, sevilmek, öğrenmek ve belki de öğretebilmek… Hayatın getirdiği her deneyimle şekillenen bir yolculuk. Sırada ne var bilmiyorum; belirsizlik, yaşamın en heyecan verici yanlarından biri. Bildiğim tek şey, yaşama tutunup heyecanımı sürdürmek, her yeni güne umutla bakmak. “İyi ki varım” diyebildiğim günlerin nicelerine ulaşmak için çaba göstermek. Çünkü her şeyin sonunda, yaşam dediğimiz şey sadece kendimizle kurduğumuz ilişki kadar gerçek.