Korkularımız, hayatta istediğimiz, hayalini kurduğumuz ve hatta bizi heyecanlandıran şeylerin önüne geçmeye başladığında, kendimize koyduğumuz sınırlar daha keskin ve daha yorucu olmaya başlar.
Korkular bilinmezlikten ya da zihnimizin olumsuz ihtimalleri daha hızlı ve daha gerçekçi bulmasından kaynaklanır. İnsan en çok bilinmezlikten korkar. Bilinmezlik ise zihnimizde her daim bir sebep arar. Zihin, bilinmeyeni çoğu zaman en kötü ihtimal üzerinden tamamlar.
Cesaret, korkuyla bağlantılıdır.
Bazı insanlar korktukları şeyin sonuçlarını, ne olursa olsun, görmek ister. Kalp kırıklığı, hüzün, hatta belki öfke gibi duyguların yaşanması ihtimaliyle; her şeyin hayal bile edemeyecekleri kadar güzel olma ihtimali arasında bir seçim yapabilirler.
Cesareti olmayanların ise seçim şansı yoktur.
Onlar, her daim olabilecek her şeyin sonucunda olumsuz duygularla baş etmek zorunda kalacaklarına inanırlar. Hatta bazılarımız yalnızca kendi duygularımızla değil, diğer insanların duygularıyla da baş etmek zorunda olduğumuza inanır. İnanmakla kalmayıp onların duygularını yaşayanlarımız bile var.
İnsanlık ne garip.
Dünyevi hayatın içinde henüz kendi istek ve arzularımızın ötesinde, kendi duygularımızı bile tam olarak anlayamamışken; bizden bağımsız hayat süren insanların duygularını da benimsiyoruz.
Yakınlığın veya bağın ne kadar yoğun ve sıkı olduğunun çok önemi var diyebiliriz. Ve aslında bir o kadar da önemi yok, biliriz.
Yaşadığımız ya da yaşamak istediğimiz hayatın seçimini kendimiz yapamıyorken, bir başkasının avuçlarına bırakmak nasıl hissettirir?
Kolay mı?
Kendini teslim etmek gibi mi?
Neye, kime?
Ve neden?
Teslimiyet, tevekkül değil midir?
Kendin için elinden geleni yaparsın. Sonra gerçekten senin için doğru ve iyi olanın başına geleceğine kalpten inanırsın.
Eğer hayalin gerçek olmazsa, belki de en doğrusu olmuştur.
Yaşamda olan her şey birbiriyle bağlantılıdır ve olması gerektiği gibi yaşanacaktır.
Eğer diretiyorsan…
Hazır ol.
Sınavın seni zorlayacaktır.