Yazmayı her zaman çok sevdim.
Küçükken tuttuğum günlüklerim, beğendiğim şiirleri not ettiğim ajandalarım hâlâ duruyor. Ama bugün dönüp onları okuduğumda, en çok eksik sayfaları fark ediyorum. Yırtılmış olanları.
Kim bilir hangi yoğun duygularla yazılmıştı onlar…
Nelerin içinden geçerken, neyi anlamaya ya da atlatmaya çalışırken dökülmüştü kelimeler kağıda?
Ve sonra ne olmuştu da, birinin okuma ihtimalinden korkup o sayfaları koparıp atmıştım?
Şimdi bugünkü ben olarak düşünüyorum da; çocukluğumdaki ya da geçmişteki halimin o satırlarını okuyabilmek bana çok iyi gelirdi. O yaşlarda neler hissettiğini, hangi duygularla baş etmeye çalıştığını bilmek… Belki bugünkü bana sandığımdan daha fazla destek olurdu.
Hâlâ yazıyorum.
Ve bazen hâlâ siliyorum.
Eskiden duyguları göstermek korkutucuydu sanırım. Gizlemek daha güvenli, daha olağan geliyordu. Birilerinin ne yaşadığımı bilmesi kötü bir şeymiş gibi hissediyordum. Sanki kimse öğrenmemeliydi.
Şimdiyse tam tersini hissediyorum.
Daha çok yazarak, daha fazla insana anlatmak istiyorum.
Çünkü artık biliyorum ki insan en derin sandığı duygularında bile yalnız değil. Benim içinden geçtiğim şeylerin benzerlerinden geçen birçok insan var. Ve belki hâlâ onlar da duygularını saklıyor, bastırıyor, yazıp sonra siliyor. Belki onlar da kendi hayatlarının sayfalarını yırtıp atıyor.
Bu yüzden artık yazmak benim için sadece anlatmak değil; aynı zamanda görünür olmak. Belki birilerine cesaret vermek.
Veremezsem bile, en azından benzer duygular yaşayan bir insanın şunu hissetmesini isterim:
“Demek ki yalnız değilim.”
Belki bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.